13 Mayıs 2013 Pazartesi

İroni

Görebilseydim bir kere daha yüzünü,
Örtmeden kara toprak ile.
Madem kara olacaktı o toprak,
Neden sardılar beyaz bir örtü ile...

15 Nisan 2013 Pazartesi

En Büyük Günah

Bakmayın öyle tamam,
Aşağılamayın artık,
Kim kararın sahibi? Ben değil miyim?
Bırakılmamış mıydı bana her şey?
Seç denmemiş miydi bana?
Ben vermedim mi her kararı bundan önce?
Ben seçmedim mi yolu?
Ben inanmadım mı?
Ben kılmadım mı namazı?
En sonunda ben vurdum işte tabureye,
Kimseye bırakmadan bu yükü.
Ben geçirdim boynuma yağlı urganı, ben attım düğümü…
Yıkmadım kimseye “son isteğimi”
Ben yaptım bütün isteklerimi, ilkinden sonuncuya,
Göstermeyin arkada kalanların yüzünü,
Yüzlerine bakamadığımdan yaptım.
Söyleyin ağlamasınlar,
Ağlamasınlar diye yaptım.
Yakın ateşleri, atın içine, bu değil miydi ceza?
Bilerek geldim, yanayım diye,
Neden bu eziyet, neden bu ızdırap?
En kötüsünü mü yaptım?
Sadece kendime yaptım, ama kendim için yapmadım
Değil midir bu “hafifletici sebep”?
Değil midir bu “kendini düşünmemek”?
Kendim için yaşamamak, kendin için ölmemek,
Bu mudur suç olan, bu mudur yapılan en büyük ihanet?
Ne olur söyleyin ağlamasınlar…
İlk defa kendim için istiyorum…
Ne olur göstermeyin ya da bir şans daha verin…
Ama bu sefer onlar vursun tabureye,
Eğer bu ise tek yolu dinmesi gözyaşlarının…
Gönderin beni ama tekrar gelmem şartı ile,
Ne olur gönderin beni,
Ağlamamaları için,
Tabureye onların vurması gerek ise…

11 Nisan 2013 Perşembe

Albüm

-Sanırım burası köydeki evin arkası. Şimdilerde çok değiştiği için tam bilemiyorum.
-Ne güzel yeşillikler içindeymiş.
-Evet, yemyeşildir.
-Ben yeşili çok severim.
-Biliyorum.
-Hadi canım. Peki hangi tonu olduğunu biliyor musun?
-Yeşilin herhangi bir tonu olup olmadığını bile bilmiyorum.
-Aaaa birde “her şeyi bilirim” diye gezersin.
-Onu ben değil, her şeyi bildiğim zaman sen söylerdin.
-Neyse burası neresi?
-Bilmediğim bir yer.
-Nasıl bilmezsin?
-Böyle…
-Hiç benim hatırladığım gibi değil. Annen ne kadar da gençmiş.
-Normal insan hayatı evrelerini geçirmiş, sıradan bir Anadolu kadını.
-Dalga geçme.
-Sadece orta güzel geldi.
-Aaaa sen misin bu?
-Hayır, ben insanların bebeklik fotoğraflarını albümleyen bir sapığım.
-Ya dalga geçme. Gerçekten sen misin?
-Hayır, ben insanların bebeklik foto...
-Ya dalga geçme dedim.
-Ne bileyim, sen ısrarcı olunca bende devam edeyim dedim.
-Peki, sen misin?
-Hayır, ben insanların...
-Ya tamam ama artık...
-…
-Buralara tekrar gitmek güzel olurdu.
-Ben tekrar gidebileceğimi sanmıyorum.
-Saçmalama. Bu güzellikler mutlaka görülmeli.
-Gördüm zaten…
-Tekrar, tekrar görülmeli.
-Tekrar tekrar gördüm zaten.
-Yine dalga mı geçiyorsun?
-Takdirine bırakıyorum.
-Neyse, bence mutlaka gitmelisin.
-Ben sensiz bu albüme bile bakamıyorum.
-Saçmalık yapma. Aaa buraları hatırlıyorum, hatta bu fotoyu ben çekmiştim.
-Evet.
-Burası da eski evimiz işte.
-…
-Güzel günlerdi.
-Evet…
-Madem her şeyden uzaklaşmak istiyorsun, neden bu albümü yanında her yere götürüyorsun?
-Çünkü bu albüme sadece seninle bakabiliyorum.
-Ama hatırlamak istemiyorsun…
-Seni hatırlamak istiyorum.
-Ama benim hiç fotoğrafım yok bu albümde.
-Fotoğraflarına bakamıyorum, baksam bile onlar sen değilsin. Ama ne zaman bu albümü açsam sen burada oluyorsun ve beraber bakıyoruz bu albüme.
-Arada bir yanıma gelsen fena olmaz ama…
-Deniyorum, ama sana gelirken geçeceğim yerlere gitmek istemiyorum sensiz…
-Son sayfaya geldik…
-Ne olur başa dön…
-Sonsuza kadar bu albüme bakamazsın.
-Denerim…
-Tamam. Bu bebek sen misin?
-Hayır, ben insanların…

3 Nisan 2013 Çarşamba

İki Şehrin Hikayesi

Ben Çıkrıkçılar'dan inerim,
Elimde sadece simit,
Düşünürüm “bir ayran için neler vermezdim?”
Sen Kemeraltı'ndan çıkarsın meydana,
Bakmadan geçersin bayat gevrek ile dolu,
Boyoz kalmamış tezgahlara…
Saat kulesinin önünden geçersin,
Bir kere bile bakmadan saate,
Yıllardır, doğru mu yanlış mı bilmezsin…
Ben etkisinde çocukluk anılarının,
Her seferinde merakla bakarım,
Hangi ayağı havadaydı atın…
Sen Alsancak’ta oturursun bir banka,
Rahatlatmak için vurur güneş,
Önce denize sonra sana…
Benim ise güneşim Hititliler'den kalma,
Tanışmak ister gibi her seferinde,
Ben değil ama o bakar bana…

Yar Bana Bir Oyun Medet



Hay hak, ışık vurdu perdeye,
Düştü gölgeler  üzerine,
Sen, ben, gölge, ışık ve perde,
Bir oyun, bir oyuncu yok sadece gölge,
Yalan yok, söz çok…
Söndü ışık, kaldı sadece perde,
Kalmadı gerçeği söyleyebilecek bir gölge,
Az yalan, iki oyuncu, sen ve ben bu gerçeklikte,
Gölge yok, oyun çok…

26 Mart 2013 Salı

Nefret tohumu: Rıfat (4-2. Kısım)

Şöminedeki ateş bacadan gelen rüzgar ile, çıtırtılarla salınarak yükseliyordu. Önündeki küçük iskemlenin gölgesinin vurduğu duvara yaslı sedire oturan Rıfat, babasının her zaman oturduğu köşeye bakıyordu. Bir süre konuşmadı, sadece baktı. Bir şeyler söylemek istiyor ama nasıl başlayacağını bilmiyordu. Aslında karşıdan bir ses bekliyordu. Bir ses gelse, istemediği bir şeyler dahi söylese, sadece bir ses gelse diye bekledi. En sonunda dayanamadı sessizliğe;
-Eee, Faik Efendi… diye başladı söze, sonrasını düşünmeden.
Tekrar bir cevap beklemişti umutsuzca. Belki buna bir cevap gelse, aklındaki cevapsız sorulara da bir cevap geleceğini ummuştu. Sessizlik sürünce devam etti.
-Ne olacak şimdi Faik Efendi? Sabır derdin hep. “İnsan sabretmeyi bilmeli” derdin. Ama nasıl sabredileceğini hiç söylememişsin. Kendi mi öğrenmeli insan bunları? Öğretilemez mi? Ben önemli değilim, zaten hep yalnız başıma öğrendim bana gerekenleri, peki Adem? Ona da öğretemedin değil mi? Ben nasıl öğretecem? “Yalnız kalmasın, babasız kalmasın” demedim mi ben sana? Onun için yalvarmadım mı? Peki sen ne yaptın? Böyle mi anlaşmıştık seninle?
   Hayatımın hiçbir döneminde yoktun Faik Efendi ama her döneminde senin yanımda olmanı istedim. “Büyüdüm” diyordum ama hiç bu kadar “küçük” hissetmemiştim. Hayatım boyunca çok zaman korktum ama hep sakladım. Hep saklamaya çalıştım, bastırdım korkumu ama bu sefer farklı. Bu sefer çaresizim de. İkisini birden saklayamıyorum Faik Efendi. Yanımda değildin ama belki de hep “orada” olduğunu bildiğimden rahattım. Kimselere söylemedim belki kendim bile yeni fark ediyorum. Ben olmazsam, ben başaramazsam hep senin geleceğini, senin yapabileceğini düşündüğümden rahattım. Ama bu sefer yalnızım. Sadece ben olsam emin ol bu boş koltuğa bakıp konuşmazdım ama yalnız değilim. Öyle büyük bir sorumluluk bıraktın ki üzerime, kalkıp gidemiyorum bu sefer.
   Çaresizlik içinde kaldıkça kendimden tiksiniyorum Faik Efendi. Düşündüklerimden tiksiniyorum. Elif’in de burada olmadığına, üstüme kalmadığına sevindiğim anlardan, Adem’in de ölmüş olması durumunda ne kadar rahat olabileceğimi düşündüğüm zamanlardan tiksiniyorum. Hiçbir şeye hazır olmadığımı, hayat karşısında ne kadar aciz olduğumu görmekten tiksiniyorum. Savaş görmüş, aynı siperde arkadaşları ile savaşmış birisi olarak, o anların hepsinde, aslında kendim için, sadece hayatta kalmak için savaştığımı anlamaktan tiksiniyorum. Daha önce kimse için yaşamadığımı hep kendim için yaşadığımı anlamaktan tiksiniyorum. Ölümün en kolay yol olduğunu düşünmekten tiksiniyorum. Kısacası Faik Efendi artık kendimden sadece tiksiniyorum ve bunları söyleyebileceğim kimsenin olmamasından dolayı boş bir koltuğa konuşuyorum. İçimde kaldıkça Adem’e görünmem gereken kişi olamamaktan korktuğumdan geldim bunları anlattım. Yaşarken değil belki ama yokluğunda dert ortağım olmanı istediğimden anlattım. Adem’in gözlerine bakarken ağlamamak için anlattım. Şimdi sen anlat bakalım Faik Efendi, sen benim gözlerime bakarken nasıl tuttun kendini. Anlat ki bileyim, çünkü şimdi “sen” olmanın ne demek olduğunu anladım, ama “sen” olarak nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Ne olur anlat, ne olur anlat baba, ne olur anlat…
Yine bir cevap almak için bekledi Rıfat, boş koltuğa bakarak. Gözlerini ayırmadan babasından bir cevap bekleyerek baktı…
Adem kapı aralığından dolu gözlerle baktığı ateşin yavaş yavaş azalmasını izledi. Kaç defa elini yaktığını düşündü o şöminede. Kaç defa bunun için dayak yediğini. Hangisinin daha çok acıttığını düşündü. Elini yakmasının mı, yediği dayağın mı, yoksa Rıfat’ın söylediklerini duymanın mı? Cevabı biliyordu aslında, Rıfat’a bu kadar yük olduğunu bilmek o küçücük omuzlarına çok büyük bir yük getirmişti. Ama ne yapabilirdi ki? Rıfat bile bu kadar çaresizken o ne yapabilirdi?
Dış kapıya doğru döndü Adem, istemsizce yürümeye başladı. Gitmek istediği bir yer yoktu ama gidiyordu. Çıkacaktı dışarı, gidecekti, nereye gittiğini bilmeden gidecekti. O küçücük yaşında, Rıfat’ı bu dertten kurtarmak için boyundan büyük bir iş yapacaktı ve gidecekti. Dışarı adımını attığında gözleri kamaştı. Merdivenin başına geldi, merdivenden inmeden karşıdaki çalılardan bir ses geldiğini duydu. Yine istemeden kafasını o yöne çevirdi. Çalılığın içinde bir şeylerin yürüdüğünü gördü. Umursamaz bir şekilde çalıların içindekilerin oradan ayrılmasını izledi. Gölge gibi gördüğü şeylerin bir “aile” olduğunu anlıyordu. Ne olduklarını görememişti ama yavrular ile bir annenin hareket ettiğini anlayabiliyordu.  Ne oldukları ile ilgilenmiyordu bile. “Büyük ihtimalle domuzdur” diye düşündü. Sesler devam ederken merdivenlerden indi. Dış kapıya doğru yürümeye başladı. O sırada çalılardan bir şeyin çıktığını fark etti, umursamaz biçimde kafasını o yöne çevirdi. Gözleri açıldı, sesi titreyerek adeta fısıldadı.
-Elif?...

SIKINTI

-Neden açtın televizyonu?
-Ses olsun istedim.
-Benimle konuş.
-Yine konuşalım. Tv buna engel değil.
-Ama dikkatini dağıtıyor.
-Dikkatimi çekecek bir şey söylemiyorsun demektir bu.
-Her söylediğimin dikkatini çekmesi gerekir mi? Benim her söylediğim senin için önemli değil mi?
-…
-Neyse hadi üstünü değiştir, öyle oturma.
-Biraz dinleneyim yeni geldim eve.
-Üstünü değiştir yine dinlen. Hem daha rahat dinlenirsin.
-Tamaaam…
-Ne yiyeceksin?
-Bilmiyorum düşünürüm birazdan.
-Evde yiyecek bir şey var mı?
-Sanmıyorum.
-E o zaman ne yapacaksın? Geç olmadı mı biraz? Gelirken bir şeyler alsaydın.
-Bakarım birazdan, bulurum yiyecek bir şeyler.
-Hala tvye bakıyorsun. Üstünü ne zaman değişeceksin?
-Zamanı geldiğinde.
-O zaman ne zaman gelecek merak ediyorum.
-Her şey zamanı gelince güzel.
-Hala tvye bakıyorsun.
-Ama bu süre içinde konuşmaktan da vazgeçmiyorsun. Geldiğimden beri konuştuğumuza göre ilk mevzu benim lehime sonuçlandı.
-Ama tv açık diye isteksiz konuşuyorsun.
-Çünkü istemediğim mevzuları konuşuyoruz.
-Ne konuşmak istersin?
-Özel bir şey yok.
-Yani konuşmak istemiyorsun.
-Dünya üzerinde konuşulmuş ve konuşulmakta olan hiçbir dilde bu algını değiştirebileceğim kelimeler bütünü yok. Ama tekrar ediyorum “konuşmak istediğim özel bir konu” yok.
-Neyse uzatmayalım. Hadi üstünü değiştir.
-Tamam.
-Yemek için de bir şeyler düşün.
-Tamam.
-Niye aldın telefonu eline?
-Genel bir amacı doğrultusunda kullanmak için.
-Neymiş o?
-Birisini arayacağım.
-Üstünü değiştirdikten sonra arasan olmaz mı?
-Şu dakikadan itibaren söyleyeceğin herhangi bir şey için ağzımı bozacağım.
-Ne dedim ki ben?
-Bugün mü yoksa yıllardır söylediklerinde dahil mi?
-Ne demek bu şimdi?
-Tüm konular dahil mi demek.
-Canını sıkıyorum sanırım.
-Sık sık.
-Ne o, bunca zaman sonra sıkıldın sanırım benden.
-“Sık sık” bir emir  değildi o yüzden canımı “sıkma” lütfen.
-12 yıl birlikteydik ama şimdi “canını sıkan” birisi oldum öyle mi?
-12 yıl bunun için yeterli hatta fazla bir süre.
-Ne o aradığın kişi cevap vermiyor mu?
-Çalıyor.
-“-Hah, alo canım içerdeydi telefon, zor yetiştim. Ne yapıyorsun?”
-Hiiiç, kendi kendime oturuyorum boş evde. Canım sıkıldı arayayım dedim.
“-Ay kıyamam, sıkılma ya, aç tvyi otur işte, ben yokken rahatına bak evde”
-Ya bir şey istiyecem senden.
“-Nedir?”
-“Üstünü değiştir” desene.
“-hahah. Üstünü değiştir öyle otur, rahat rahat”
-Teşekkürler. Pijamalarımı nereye koymuştun?

BİR KAHRAMAN OLSAM (1)

Bir Cemil
Duvardaki saatin saniyesi inatla ilerlemek istemiyordu. Bilgisayara bakmaktan yorulmuş gözleri bu dakikalarda saniye ile yorulmayı tercih ediyordu. Önünde biriken evraklara eli gitmiyordu artık Cemil’in. Nasıl olsa yarın yine gelecek, tekrar girecekti evrak işlerine. Kağıtların yarını beklemesinde bir sorun yoktu. En azından kendi açısından bir sorun yoktu. Etrafında baktı. Herkes, günlük uzun maratonun son tur çanını bekliyordu. Yorulmuş bünyeler bu çan ile hızlanıp, evlerine gitmek için depara kalkacaklardı. Saate baktı tekrar, “saatin memuru da böyle oluyor heralde , son dakikalarda yavaşlıyor alet” diye düşündü. Ama beklenen olmuş, depar başlamıştı. Gün boyu olmayan bir enerji ile kalktı ve ofisi çok kısa sürede boşalttı iş arkadaşları ile Cemil. Saat ise rahatlamış ve eski hızına dönmüştü boş odada. Mesainin bitmesine 5 dakika kala, her şey olması gerektiği gibi olmuştu.

Servis, sıkışık trafik arasında ilerlemeye çalışıyordu. Cemil kafasını cama dayamış, görebildiği kadar ileri bakıyordu. Gördüğü sadece arabaların stop lambalarıydı. Kırmızı çiçekler ile dolu bir tarla gibi… İlk yirmi seferden sonra o kadar sanatsal gelmiyordu bu benzetme artık. Servisin içine baktı Cemil. İnsanların yüzüne baktı. Arasında 15 cm bulunan, her gün aynı koltukta gidip geldiği adamın yüzüne baktı. Semih abi… Kırk beş yaşında, üç çocuk babası Semih abi. “Ufak kız da üniversiteyi bitirsin, gidecem bir sahil kasabasına” diyen ve bunu haftanın üç günü tekrarlayan Semih abi. Kalan günlerde de büyük kızın okul harcamaları konu olurdu. Ortanca hakkında hiç bilgisi yoktu Cemil’in. İlgisini çekti. Cidden bu ortanca kız mı erkek mi onu bile bilmiyordu Cemil. Ama soramadı, belki yorgunluktan belki de ortanca çocuk için gün kalmamasından sormadı Cemil. Zaten aralarında 15 cm olmasına ve direk olarak yüzüne bakmasına rağmen Semih abi yüzünü çevirmemişti bile Cemil’e. Galiba Semih abi de ortanca çocuğunu anlatacak güç bulamıyordu kendisinde. Servisin kalanına göz gezdirdi Cemil. Bir grup Semih abi, kadınlı erkekli Semih ağabeyler olarak yolculuk ediyorlardı. Herhalde servisin bir trafik kazasında takla atması ve hepsinin ölmesi büyük bir dertten kurtarırdı kendilerini.
Tekrar cama döndü Cemil, kırmızı çiçekler ile dolu çiçek tarlasına baktı. Yok bu sefer de ilk seferlerdeki heyecanı yakalayamamıştı. İşe girmeden önceki halini düşündü. Okul zamanlarını. Bu durumu hak etmediğini düşündü, zekasının buralarda harcandığını düşündü. Eline imkan geçse neler yapabileceğini düşündü. Bu rutin hayattan kurtulabilmek için bir fırsat olması için neler vermezdi ki… Ah bir fırsat, biraz heyecan. Ezberlediği hayatın dışına çıkabilmek için bir fırsat, ihtiyacı olan sadece bir fırsattı. Cesareti kırılmadan, Semih ağabeyliğe geçmeden gelecek bir fırsat ve zekasını kullanacağı, ileri atılabileceği, en azından heyecan duyabileceği bir hayat için gelecek bir fırsat. Fazla şan, şöhret ya da para değil, sadece biraz heyecan… Çok şey değildi istedikleri, sadece bir fırsat…
Servis evinin iki sokak ötesinde indiriyordu Cemil’i. Dünyanın en uzun sokaklarının içinden evine varıyordu. Hayatındaki rutinlik düşüncelerini de ele geçirmişti. Yine “araba lazım usta, gireyim borca artık alayım şu arabayı” diye düşündü, yeni olan hiçbir şey eklemeden.
Bu sırada ara sokaktan bir kız çıktı. Koşarak Cemil’in üzerine doğru geldi. Hemen her kız gibi güzeldi. Yani Cemil’in gördüğü her kız gibi. Bu bile bir rutindi artık. Hiçbirisi kendisinin olmadığından, hepsi güzeldi kadınların. Kız Cemil’e doğru koştu. Kalp atışları hızlandı Cemil’in. Ne yapacağını şaşırdı. Sadece durdu, kızın kendisine gelmesini bekledi. Her zaman yaptığı gibi ilk hamleyi karşısındakinden bekledi.
Kız yanına kadar geldi. Sert bir biçimde ceketinden tuttu, telaşlı bir biçimde, zor soluk alarak Cemil’e baktı ve cebinden bir cd çıkarttı.
-          Al bunu, Harzemşah Sokak 15 numaraya götür. "Selin’den getirdim bunu" de. Çok önemli, ne olur götür, umudumuz sadece sensin artık, ne olur sana güveniyorum, sadece sana güvenebilirim. Ne olur götür, ne olur…
Kız, Cemil’in bir şey demesine fırsat bırakmadan konuşuyordu. O sırada kızın geldiği sokaktan ayak sesleri gelmeye başladı. Kızın tedirginliği arttı, gözlerini tekrar Cemil’e çevirdi.
-          Ne olur, tek umut sensin, ne olur…
Kız koşmaya başladı tekrar. Hala Cemil’e bakıyor ve bağırıyordu.
-          Harzemşah Sokak 15 numara. Selin’den de, ne olur…
Kız köşeyi dönerken geldiği köşeden siyah elbiseli 3 adam döndü. Kızı gördükleri anda hızları arttı ve kızın döndüğü köşeye doğru koşmaya devam ettiler.
Cemil cd'ye baktı. Harzemşah Sokak 15 numarayı düşündü. Yarın işi olduğunu düşündü, yorgun bir biçimde eve gideceğini düşündü, akşam yemeğini düşündü, aldığı maaşı ve kredi kartı borcunu düşündü. Daha araba için borca bile girmemişti. Tekrar cd'ye baktı. Kaldırım taşının üzerine bıraktı cd'yi ve evine doğru yürümeye başladı. Bu sırada kızın ve adamların girdiği sokaktan silah sesleri geldi. Cemil olduğu yerde kaldı. Biraz daha sokağa baktı ve tekrar yorgunluğu aklına geldi. Döndü ve eve doğru yürümeye devam etti. Arkasından birkaç ayak sesinin geldiğini duydu. Kafasını çevirmeden gözlerini zorlayarak arkasına bakmaya çalıştı. Biraz daha ilerledi. Hafifçe kafasını çevirdi ve siyah giyimli 3 adamın bıraktığı cd'yi aldıklarını gördü. Adamlar cd'ye baktı, ardından Cemil’e döndüler. Cemil de onlara bakıyordu. Adamlar Cemil’e doğru yürüdüler ya da en azından Cemil öyle sanmıştı. İlk geldikleri sokağa dönüp kayboldular.
Cemil derin bir nefes aldı ve evine doğru döndü. Birazdan polis de gelirdi. Kendisi bir memurdu ve yarın işi vardı. Karakolluk bir duruma düşmek, hakkında pek iyi olmazdı. Yürümeye devam etti, aklında tek bir düşünce vardı:
“Artık iki sokak bile yürünmüyor aga, nasıl bir dünya oldu bu. Tez elden borca girip almalı şu arabayı, kapıdan kapıya bundan sonra. Yaşanmaz oldu bu şehir. Ufak bir yere tayin mi istesem?”

Yeni Bir Ev

Canan üst üste yığılmış olan oyuncaklarını bir bir kenara fırlatıyordu. Aradığını bulamama korkusuyla daha da hızlanıyordu. Annesi her zaman “oyuncaklarını topla” derdi ama o her zaman aradığını bulurdu. O yüzden bir sorun olmuyordu. Ama bugün “keşke annemi dinleseydim” diye düşündü. Oyuncak yığınının içinden aradığını bulamadı. “Tekrar yatağın altına bakayım” diye düşündü ve hemen yatak örtüsünü kaldırıp baktı. “Yok yok yok işte…” diye söylendi sinirli bir biçimde. Bu sırada annesi kapıda belirdi.
-Hadi Canan, daha hazır değil misin? Senin odana geldi sıra.
-Ama anne bulamıyorum.
-Ben sana zamanında oyuncaklarını düzenle demiştim. Başka bir şey al yanına ve aşağıya in.
-Ama anne Naciye olmadan gidemem. O hep benim yanıma oturur.
-Hadi Canan, zaten canım burnumda bir de seninle uğraşmayayım. Beş dakika içinde salonda oluyorsun.
-Ama anneeeee…
-Dediğimi yap Canan.
Canan sinirli bir biçimde tekrar yatağın altına doğru baktı. Bulamıyordu ama annesi ne derse desin Naciye olmadan hiçbir yere gitmek istemiyordu.
Yoko odasında üst üste dizilmiş olan kutuların arasında üzgün bir biçimde elindeki oyuncağına bakıyordu. Gitmek istemiyordu, odasını bırakmak istemiyordu. Ama annesi gitmeleri gerektiğini, gittikleri yerde daha büyük bir odası olacağını söylemişti. Yine de Yoko odasını seviyordu ve ayrılmayı düşünmüyordu. Annesi sürgülü kapıyı kenara doğru çekti. İçeriye doğru baktı. Herşeyin toplanmış olduğuna karar verdikten sonra Yoko’ya doğru döndü.
-Hazır mısın Yoko? Yarın yola çıkacağız biliyorsun.
-Anne gitmesek olur mu?
-Ne yazık ki Yoko. Bunu daha önceden konuşmuştuk. Yarın Tokyo’ya doğru yola çıkıyoruz.
-Ama anne daha erken. Neden şimdiden gidiyoruz.
-Çünkü teyzenler Tokyo’da ve oradan ayrılmak daha kolay olacak. O yüzden daha fazla sızlanma istemiyorum. Yanına alacaklarını topla ve şimdiden kapının önüne bırak Yoko
-Ama anneeeee…
-Dediğimi yap Yoko.
Annesi odasının kapısını kapatırken Yoko tekrar elindeki oyuncağına baktı. “Gitmek zorundayız ino, ama söz veriyorum hiç yanımdan ayırmayacağım seni.”
Juan önündeki topa sert bir biçimde vurdu ve karşıdaki boş duvara yolladı. Duvardan sekip hızlı bir biçimde gelen topa doğru bir kaleci gibi atladı. Topu yakaladığı an, yanında dizilmiş olan kutulara düştü. Tekrar kalktı ve aynı şeyi bir daha yaptı. Bu sırada kapı hızlı bir biçimde açıldı ve annesi sinirli bir biçimde Juan’a baktı.
-Ne yaptığını sanıyorsun Juan. Ne kadar gürültü çıkarttığının farkında mısın?
-Ama anne ev zaten boş. Kırılacak bir şey yok ki etrafta.
-Ama hala burada yaşıyoruz. Ayrılana kadar da burası bizim evimiz ve aynı kurallar geçerli.
-Hem ben burayı seviyorum. Bütün arkadaşlarım burada, gitmek istemiyorum.
-Ben de istemiyorum ama gitmek zorundayız. O yüzden bu konuda daha fazla söz duymak istemiyorum. Şimdi o topu bırakıyosun ve aşağıya yemeğe geliyosun.
-Ama anneeee….
-Dediğimi yap Juan.
Canan sonunda yatağının baş kısmı ile duvar arasına sıkışmış oyuncağı “Naciye”yi buldu. Yüzüne uzunca baktı ve “ben de gitmek istemiyorum ama ne yazık ki daha küçüğüz Naciye, o yüzden gidicez. Bi daha saklanma, ilerde büyüyünce söz geri gelicez” dedi. Kapıya doğru yöneldi, arkasına dönüp odasına baktı üzgün üzgün. Annesinin dediği gibi salona doğru yöneldi. Bu sırada Yoko ufak ve üstü parlak ama değersiz taşlarla süslü çantasına oyuncak tarağını ve diğer süs eşyalarını doldurdu. Annesinin çantasının bir minyatürü gibi düşünülebilirdi bu çanta. Annesinin yaptığı gibi omzuna taktı ve kapıyı açtı. Salondan geçip kapının yanına bırakmak üzere ilerledi. Juan topu eliyle yatağının üzerine doğru attı ve yine bir kaleci gibi atlayarak tuttu. Yatağının üzerine düşüp kalecilerin yaptığı gibi göğsüne bastırdı topu. Yataktan kalkıp kapıya doğru yöneldi. Bu sırada topu dizi üzerinde sektirmeye devam ediyordu.
Canan kısım kısım toplanıp kutulara doldurulmuş ve taşınmaya hazır salona geldi. Annesi ile babası televizyona göre ayarlanmış oturma grubunun tam televizyon karşısında kalan kanepesine oturmuş halde buldu. Televizyonda takım elbiseli, hepsi ciddi adamlara doğru bakıyorlardı. En önlerinde konuşma yapmak için hazır duran siyahi bir adam vardı. Canan kanepenin kenarına gidip, kolluğuna çıktı ve anne babasının dikkatle takip ettikleri ekrana doğru baktı. Aynı anda Yoko’nun ailesi de yerde oturmuş karşılarındaki televizyonda görülen aynı adamlara bakıyordu. Yoko babasının yanına oturup kafasını göğsüne dayadı. Juan topu dizinde sektirerek merdivenlerden salona indi, o sıra topu düşürdü. Televizyona dikkatle bakan babası Juan’a dönerek “sessiz ol ve bi kenara geç otur Juan. Senin de bunu izlemen lazım” dedi. Üç ayrı ülkede, üç farklı aile aynı anda canlı yayınlanan bu basın toplantısına kilitlenmişti.
BM binası için tarihi günde, bütün dünya ülkelerinin liderleri eksiksiz bir biçimde sıralanmış, basın bildirisinin başlamasını bekliyorlardı. Konuşmacı olarak seçilen ABD Başkanı Obama son kez hazırlıkları kontrol etti ve konuşmasına başladı.
“Sevgili dünya vatandaşları;
 Zor zamanlar geçirmekteyiz. Bu zor zamanlardaki tek tesellimiz, bütün dünya halkları için sorun teşkil eden bu durumda, farklılıklarımızı, ideolojilerimizi, rengimizi, ırkımızı bir kenara bırakarak, bir bütün halinde hareket etmemiz oldu. Artık tek bir çatı altında birleştik. “İnsan” olmak. Bu çatı altında biz, dünya liderlerinin, bu zor dönemleri el birliği ile atlatarak yeniden “evimiz” diyebileceğimiz bir yer bulacağımıza olan inancımız tam. Yaptığımız görüşmelerde tek bir muhalif ses dahi olmadan, eski düşmanlıkları bir kenara bırakarak görüş birliğine vardık. Artık birbirimize sadece “insan” olarak sesleneceğimiz bir dünya oluşturmak için bir bütün halinde hareket etmeye bugünden itibaren başlıyoruz.
Sevgili insanlar;
21 Aralık 2012 hepimiz için kara bir gün olacak. Hatırlamak istemeyeceğimiz, kara bir gün. Bugüne kadar “evimiz” dediğimiz bu dünyaya veda edeceğimiz bir gün. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkındayız. Fakat bu kara günü yeni başlangıç olarak görüp, daha güzel bir dünyaya, barış dolu bir dünyaya merhaba demek istiyoruz. Ne yazık ki Maya takvimlerinde geçen bu günün hiç birimiz yeterince ciddiye almadık. Belki de böyle bir durumu aklımıza getirmediğimiz için bugün hepimiz bir şaşkınlık ve korku içindeydik. Fakat artık kararlı davranmalı ve bundan sonra olacakları en iyi şekilde yönlendirmek için uğraşmalıyız. Tek üzüntümüz bu duruma düşmeden gerekenleri yaparak, daha kolay bir çıkış yolu bulamamaktır. Fakat ne yazık ki Maya tabletleri yeterince açık yazılmamış ve bu durum için yeterince bilgilendirme yapılmamış.
Sevgili insanlar;
Şimdi hepimizin bildiği gibi 21 Aralık 2012 tarihi Mayaların M.Ö. 13 ağustos 3113 tarihinde Trinoma Galaksisinde bulunan, Galaksiler Arası Emlak Şirketi ile yenilediği kira kontratının son günü. Zamanında yenileme için başvurulmadığı için 21 Aralık 2012 tarihinde bu gezegenden taşınmak zorundayız. Trinoma Galaksisinden bize dünyayı boşaltma için yapılan bildirimden sonra yaptığımız kontrat uzatma teklifimiz, dünyanın başka bir yaşam formuna kiralanmasından dolayı reddedildi. Dünyamızın yeni sahipleri Turinam Galaksisinden yeni bir tür. Trinoma’daki şirket yetkilileri ile yaptığımız görüşmeler sonucunda taşınma işlemleri için ellerinden gelen yardımı yapacakları ve yeni bir yer bulana kadar kalabileceğimiz bir gezegen ayarlanması konusunda anlaşma sağlandı. Her birey için belirtilen hacimde bir nakliye ve kalacak yer imkanı konusunda garantileri almış durumdayız. Bu andan itibaren sizlerden istediğimiz en kısa zamanda taşınma işlemleri için hazırlanmanız ve belirtilen tarihte, belirlenen nakliye noktalarında hazır beklemeniz.
Sevgili insanlar;
21 Aralık 2012 bizim için bildiğimiz, tanıdığımız dünyanın son günü. Ama birlik olduğumuz sürece bunun da üstesinden gelip, bulacağımız yeni evimizde daha mutlu ve barış içinde yaşayacağımıza olan inancımız tam. Gelecek nesillerimiz için taşınma derdinin olmadığı daha mutlu, daha huzurlu belki de kim bilir kendi sahibi olduğumuz bir dünya.
Dünya liderleri olarak hepinizi saygı ile selamlıyor ve bu zor zamanlarda metanetinizi korumanızı rica ediyoruz.”

Nefret tohumu: Rıfat (4-1. kısım)

Cama vuran dalların sesini bir ritme sokmaya çalışıyordu, Adem. Aklına gelen bir şarkı yoktu ama zaten o kendi şarkısını oluşturmaya çalışıyordu. “Tık tık tık tıkı tık tık tıkı tık tık”. Her akşam yatmadan önce kendisini korkutan bu sesler sabahları kendi besteleri için ilham kaynağı oluyordu. Her seferinde perdeyi açıp hangi dallar olduğunu görmek için can atıyordu, ama yine her seferinde dakikalarca üşeniyordu bu harekete. Üzerindeki yorgana son kez sıkıca sarıldı, ayaklarını uzatabildiği son noktaya kadar uzatarak vücudundaki bütün kasları sıktı. Ani bir hareketle üzerindeki yorganı atıp yatakta doğruldu. Yatakta dizlerinin üzerine zıpladı ve perdeyi tek hamlede sonuna kadar açtı. İçeri süzülen güneş ışığı gözlerini kamaştırdı. Yüzünü cama dayadı ve bahçedeki kızılcık ağaçlarının dallarını yüzünde hissetmeye çalıştı. Camın soğukluğu her sabah olduğu gibi bu sabahta çok hoşuna gitmişti. Nefesiyle buğulanan cam üzerinde gezdirdi yüzünü, buğuyu yüzüyle silene kadar. Sonra arkasını döndü cama ve odaya doğru oturdu yatağın üzerinde. Etrafa baktı, terliğinin tekini görüyordu. “Nerde diğeri, nerde” diye kendi kendine söylendi. Aramak için yataktan inmemişti. Gözleriyle yerini tespit etmeye çalışıyordu. “Kesin yatağın altında” diye düşündü. Hızlıca atlayıp yere uzanarak yatağın altına baktı. “Buldum seniiii” dedi ve hızlıca kendine doğru çekti. Yere oturup ikisini birden ayağına geçirdi ama çoraplarını giymediğini hatırladı. Giymeye üşendiği için çoraplarını arama zahmetine girmedi ve kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açtığı anda evin içindeki ekmek kokusunu alır gibi oldu. “Şimdi yağ, biraz bal, yanına peynir” diye düşünerek merdivenlere doğru yürüdü.

Merdivenlerden aşağı inerken mutfaktan gelen sesleri duydu. Karnı acıkmıştı ama önce dışarı çıkıp akşamdan bıraktığı oyuncakların yerinde olup olmadığını kontrol etmek istiyordu. Merdivenlerden indiği anda mutfakta iskemleye çömelmiş olan annesiyle karşılaştı. “Oy kurban olduğum uyandın mı sen” dedi annesi. “Gel hadi ekmek sıcakken bir şeyler ye bakalım” diye devam etti.
- Tamam sen hazırla ben gelicem hemen.
-E üstün başını giymeden nereye gideceksin?
-Dışarı bakacam, akşamdan bıraktıklarım duruyomu.
-E bi yemeğini yeseydin ya oğul, duruyodur onlar.
-Tamam hemen bakacam gelecem.
Dışarı doğru çıkarken elinde odunlarla içeri giren ablasını gördü. Adem’i görünce yüzünde bir gülümseme belirdi. “Günaydın Adem efendi” dedi yine gülümseyerek.
-Günaydın. Dışarda oyuncaklarım duruyo mu?
-Hangi oyuncaklar onlar?
-Kılış yapmıştık, bir de silah vardı, böyle sargılı.
-Ben görmedim ama nereye koyduysan orada duruyodur heralde. Önce bi üstünü değiş sonra çıkarsın.
-Ya tamam hemen bakıp gelecem, lastiklerim nerede?
-Git içeride babanın tamir ettiklerini giy.
İçeriye doğru koşarken annesi seslendi yine:
-E oğul bir dur yemeğini ye çıkarsın yine, oooooy oy.
-Tama sen hazırlayana kadar gelirim ben zaten ana.
İçeri girdiğinde babasını sedirin üzerinde otururken gördü. Dışarıya doğru bakıyordu her zaman olduğu gibi düşünceli bir biçimde. Adem’i görünce gülümsedi.
-Ne o Adem yine ne bağırtıyosun kızları.
-Yok dışarı bakacam bi eşyalarım ordamı diye. Lastiklerim nerde baba?
-Yemeğini ye öyle çık oğul.
-Yok tamam hemen kapı önünde bakacam gelecem.
Sedirim altındaki dolaptan lastiklerini aldı. Babasının yüzündeki gülümsemesi ile onu izleyişinden biraz utanarak biraz da şımararak odayı hızlıca terk etti. Mutfaktan geçerken annesi ile ablasının gülen yüzlerle onu seyretmesi yine aynı hisleri doğurdu. Mutlu bir güne başladığını hissetmişti Adem. Gülen yüzlerle dolu, güzel bir gün. Dışarı doğru yöneldi. Ayaklarına hızlıca lastiklerini giyip kapının önünde etrafa baktı. Kılıcını ve silahını görememişti. Kim aldı diye düşünmeye başlamıştı, hatta kafasında bir iki tane suçlu bile bulmuştu. İleri çardağa doğru baktığında Rıfat’ı gördü. Çardağın kenarında durmuş aşağı bahçeye doğru bakıyordu sessizce. “Abi” diye seslendi Adem. Kılıcıyla silahının yerini bilip bilmediğini merak ediyordu. Eğer o da bilmiyorsa yapılacak şey belliydi. Birlikte suçluların evlerine gidip cezalandıracaklardı.
Rıfat, Adem’in sesini duyunca irkildi. Dalmış bahçeyi seyrederken bir ses duymayı beklememişti. Adem tam oyuncaklarının yerini soracakken bir şey fark etti. Onu her gördüğünde gülümseyen ve içini ısıtan abisi bu sefer gülmüyordu. Boş ve üzgün bir biçimde Adem’e doğru baktı. Adem, Rıfat’ın gözlerinin dolu olduğunu gördü. Rıfat’ta bunu fark etmiş olacak ki hemen kafasını çevirdi. Sesini toklaştırarak ve titremesine engel olmaya çalışarak “gel Adem” dedi. Adem kapının önündeki merdivenlerden hızlıca inip Rıfat’ın yanına koşmak için atıldı. İlk basamağı indiğinde kafasını Rıfat’ın baktığı yere doğru çevirdi. Bahçede yan yana üç mezar duruyordu. Anlam veremedi Adem. “Kimin mezarı bunlar” diye düşünürken durakladı. Arkasına dönüp evin kapısından içeri doğru baktı. Evin içi karanlıktı. Biraz önce aydınlıklar içinde çıktığına yemin edebilirdi. Ama şimdi karanlıktı, perdeler açılmamıştı. Biraz önce mutfaktan gelen sesler kesilmişti. Artık burnuna sıcak ekmek kokusu da gelmiyordu. Durdu Adem, gözleri doldu. Bir an da her şeyi hatırladı. Artık annesi, babası ve ablası yoktu. Biraz önce gördükleri sadece hayaldi. Gerçek olan bu koca evde Rıfat ile yalnız başlarına kaldıklarıydı. Adem’in yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı ve yavaşça tek dayanacağı insan olan Rıfat’a doğru yürüdü. Yanına geldiğinde, Rıfat, kolunun altına alıp omzuna dokundu ve kendisine çekti Adem’i. Diğer eliyle yanaklarındaki yaşları sildi. “Artık biz bizeyiz Adem, artık her şeye karşı sen ve ben varız” dedi kısık bir sesle. Birlikte yeşillikler içindeki bahçeye ve üç mezara bakarak durdular.

İmbat

Sen, ben ve İzmir…
Her sokağında beraberiz hala.
Sen, ben ve İzmir...
Hep diğerini düşünür aralarından ikisi…
Ne çok özlemiş ikisi de seni... 
Ben ve İzmir...