26 Mart 2013 Salı

Nefret tohumu: Rıfat (4-2. Kısım)

Şöminedeki ateş bacadan gelen rüzgar ile, çıtırtılarla salınarak yükseliyordu. Önündeki küçük iskemlenin gölgesinin vurduğu duvara yaslı sedire oturan Rıfat, babasının her zaman oturduğu köşeye bakıyordu. Bir süre konuşmadı, sadece baktı. Bir şeyler söylemek istiyor ama nasıl başlayacağını bilmiyordu. Aslında karşıdan bir ses bekliyordu. Bir ses gelse, istemediği bir şeyler dahi söylese, sadece bir ses gelse diye bekledi. En sonunda dayanamadı sessizliğe;
-Eee, Faik Efendi… diye başladı söze, sonrasını düşünmeden.
Tekrar bir cevap beklemişti umutsuzca. Belki buna bir cevap gelse, aklındaki cevapsız sorulara da bir cevap geleceğini ummuştu. Sessizlik sürünce devam etti.
-Ne olacak şimdi Faik Efendi? Sabır derdin hep. “İnsan sabretmeyi bilmeli” derdin. Ama nasıl sabredileceğini hiç söylememişsin. Kendi mi öğrenmeli insan bunları? Öğretilemez mi? Ben önemli değilim, zaten hep yalnız başıma öğrendim bana gerekenleri, peki Adem? Ona da öğretemedin değil mi? Ben nasıl öğretecem? “Yalnız kalmasın, babasız kalmasın” demedim mi ben sana? Onun için yalvarmadım mı? Peki sen ne yaptın? Böyle mi anlaşmıştık seninle?
   Hayatımın hiçbir döneminde yoktun Faik Efendi ama her döneminde senin yanımda olmanı istedim. “Büyüdüm” diyordum ama hiç bu kadar “küçük” hissetmemiştim. Hayatım boyunca çok zaman korktum ama hep sakladım. Hep saklamaya çalıştım, bastırdım korkumu ama bu sefer farklı. Bu sefer çaresizim de. İkisini birden saklayamıyorum Faik Efendi. Yanımda değildin ama belki de hep “orada” olduğunu bildiğimden rahattım. Kimselere söylemedim belki kendim bile yeni fark ediyorum. Ben olmazsam, ben başaramazsam hep senin geleceğini, senin yapabileceğini düşündüğümden rahattım. Ama bu sefer yalnızım. Sadece ben olsam emin ol bu boş koltuğa bakıp konuşmazdım ama yalnız değilim. Öyle büyük bir sorumluluk bıraktın ki üzerime, kalkıp gidemiyorum bu sefer.
   Çaresizlik içinde kaldıkça kendimden tiksiniyorum Faik Efendi. Düşündüklerimden tiksiniyorum. Elif’in de burada olmadığına, üstüme kalmadığına sevindiğim anlardan, Adem’in de ölmüş olması durumunda ne kadar rahat olabileceğimi düşündüğüm zamanlardan tiksiniyorum. Hiçbir şeye hazır olmadığımı, hayat karşısında ne kadar aciz olduğumu görmekten tiksiniyorum. Savaş görmüş, aynı siperde arkadaşları ile savaşmış birisi olarak, o anların hepsinde, aslında kendim için, sadece hayatta kalmak için savaştığımı anlamaktan tiksiniyorum. Daha önce kimse için yaşamadığımı hep kendim için yaşadığımı anlamaktan tiksiniyorum. Ölümün en kolay yol olduğunu düşünmekten tiksiniyorum. Kısacası Faik Efendi artık kendimden sadece tiksiniyorum ve bunları söyleyebileceğim kimsenin olmamasından dolayı boş bir koltuğa konuşuyorum. İçimde kaldıkça Adem’e görünmem gereken kişi olamamaktan korktuğumdan geldim bunları anlattım. Yaşarken değil belki ama yokluğunda dert ortağım olmanı istediğimden anlattım. Adem’in gözlerine bakarken ağlamamak için anlattım. Şimdi sen anlat bakalım Faik Efendi, sen benim gözlerime bakarken nasıl tuttun kendini. Anlat ki bileyim, çünkü şimdi “sen” olmanın ne demek olduğunu anladım, ama “sen” olarak nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Ne olur anlat, ne olur anlat baba, ne olur anlat…
Yine bir cevap almak için bekledi Rıfat, boş koltuğa bakarak. Gözlerini ayırmadan babasından bir cevap bekleyerek baktı…
Adem kapı aralığından dolu gözlerle baktığı ateşin yavaş yavaş azalmasını izledi. Kaç defa elini yaktığını düşündü o şöminede. Kaç defa bunun için dayak yediğini. Hangisinin daha çok acıttığını düşündü. Elini yakmasının mı, yediği dayağın mı, yoksa Rıfat’ın söylediklerini duymanın mı? Cevabı biliyordu aslında, Rıfat’a bu kadar yük olduğunu bilmek o küçücük omuzlarına çok büyük bir yük getirmişti. Ama ne yapabilirdi ki? Rıfat bile bu kadar çaresizken o ne yapabilirdi?
Dış kapıya doğru döndü Adem, istemsizce yürümeye başladı. Gitmek istediği bir yer yoktu ama gidiyordu. Çıkacaktı dışarı, gidecekti, nereye gittiğini bilmeden gidecekti. O küçücük yaşında, Rıfat’ı bu dertten kurtarmak için boyundan büyük bir iş yapacaktı ve gidecekti. Dışarı adımını attığında gözleri kamaştı. Merdivenin başına geldi, merdivenden inmeden karşıdaki çalılardan bir ses geldiğini duydu. Yine istemeden kafasını o yöne çevirdi. Çalılığın içinde bir şeylerin yürüdüğünü gördü. Umursamaz bir şekilde çalıların içindekilerin oradan ayrılmasını izledi. Gölge gibi gördüğü şeylerin bir “aile” olduğunu anlıyordu. Ne olduklarını görememişti ama yavrular ile bir annenin hareket ettiğini anlayabiliyordu.  Ne oldukları ile ilgilenmiyordu bile. “Büyük ihtimalle domuzdur” diye düşündü. Sesler devam ederken merdivenlerden indi. Dış kapıya doğru yürümeye başladı. O sırada çalılardan bir şeyin çıktığını fark etti, umursamaz biçimde kafasını o yöne çevirdi. Gözleri açıldı, sesi titreyerek adeta fısıldadı.
-Elif?...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder