Şöminedeki ateş bacadan gelen
rüzgar ile, çıtırtılarla salınarak yükseliyordu. Önündeki küçük iskemlenin
gölgesinin vurduğu duvara yaslı sedire oturan Rıfat, babasının her zaman
oturduğu köşeye bakıyordu. Bir süre konuşmadı, sadece baktı. Bir şeyler
söylemek istiyor ama nasıl başlayacağını bilmiyordu. Aslında karşıdan bir ses
bekliyordu. Bir ses gelse, istemediği bir şeyler dahi söylese, sadece bir ses
gelse diye bekledi. En sonunda dayanamadı sessizliğe;
-Eee, Faik Efendi… diye başladı
söze, sonrasını düşünmeden.
Tekrar bir cevap beklemişti
umutsuzca. Belki buna bir cevap gelse, aklındaki cevapsız sorulara da bir cevap
geleceğini ummuştu. Sessizlik sürünce devam etti.
-Ne olacak şimdi Faik Efendi?
Sabır derdin hep. “İnsan sabretmeyi bilmeli” derdin. Ama nasıl sabredileceğini
hiç söylememişsin. Kendi mi öğrenmeli insan bunları? Öğretilemez mi? Ben önemli
değilim, zaten hep yalnız başıma öğrendim bana gerekenleri, peki Adem? Ona da
öğretemedin değil mi? Ben nasıl öğretecem? “Yalnız kalmasın, babasız kalmasın”
demedim mi ben sana? Onun için yalvarmadım mı? Peki sen ne yaptın? Böyle mi
anlaşmıştık seninle?
Hayatımın hiçbir döneminde yoktun Faik
Efendi ama her döneminde senin yanımda olmanı istedim. “Büyüdüm” diyordum ama hiç
bu kadar “küçük” hissetmemiştim. Hayatım boyunca çok zaman korktum ama hep
sakladım. Hep saklamaya çalıştım, bastırdım korkumu ama bu sefer farklı. Bu
sefer çaresizim de. İkisini birden saklayamıyorum Faik Efendi. Yanımda değildin
ama belki de hep “orada” olduğunu bildiğimden rahattım. Kimselere söylemedim
belki kendim bile yeni fark ediyorum. Ben olmazsam, ben başaramazsam hep senin
geleceğini, senin yapabileceğini düşündüğümden rahattım. Ama bu sefer yalnızım.
Sadece ben olsam emin ol bu boş koltuğa bakıp konuşmazdım ama yalnız değilim.
Öyle büyük bir sorumluluk bıraktın ki üzerime, kalkıp gidemiyorum bu sefer.
Çaresizlik içinde kaldıkça kendimden
tiksiniyorum Faik Efendi. Düşündüklerimden tiksiniyorum. Elif’in de burada
olmadığına, üstüme kalmadığına sevindiğim anlardan, Adem’in de ölmüş olması durumunda
ne kadar rahat olabileceğimi düşündüğüm zamanlardan tiksiniyorum. Hiçbir şeye
hazır olmadığımı, hayat karşısında ne kadar aciz olduğumu görmekten
tiksiniyorum. Savaş görmüş, aynı siperde arkadaşları ile savaşmış birisi
olarak, o anların hepsinde, aslında kendim için, sadece hayatta kalmak için
savaştığımı anlamaktan tiksiniyorum. Daha önce kimse için yaşamadığımı hep
kendim için yaşadığımı anlamaktan tiksiniyorum. Ölümün en kolay yol olduğunu
düşünmekten tiksiniyorum. Kısacası Faik Efendi artık kendimden sadece
tiksiniyorum ve bunları söyleyebileceğim kimsenin olmamasından dolayı boş bir
koltuğa konuşuyorum. İçimde kaldıkça Adem’e görünmem gereken kişi olamamaktan
korktuğumdan geldim bunları anlattım. Yaşarken değil belki ama yokluğunda dert
ortağım olmanı istediğimden anlattım. Adem’in gözlerine bakarken ağlamamak için
anlattım. Şimdi sen anlat bakalım Faik Efendi, sen benim gözlerime bakarken
nasıl tuttun kendini. Anlat ki bileyim, çünkü şimdi “sen” olmanın ne demek
olduğunu anladım, ama “sen” olarak nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Ne olur
anlat, ne olur anlat baba, ne olur anlat…
Yine bir cevap almak için
bekledi Rıfat, boş koltuğa bakarak. Gözlerini ayırmadan babasından bir cevap
bekleyerek baktı…
Adem kapı aralığından dolu
gözlerle baktığı ateşin yavaş yavaş azalmasını izledi. Kaç defa elini yaktığını
düşündü o şöminede. Kaç defa bunun için dayak yediğini. Hangisinin daha çok
acıttığını düşündü. Elini yakmasının mı, yediği dayağın mı, yoksa Rıfat’ın
söylediklerini duymanın mı? Cevabı biliyordu aslında, Rıfat’a bu kadar yük
olduğunu bilmek o küçücük omuzlarına çok büyük bir yük getirmişti. Ama ne
yapabilirdi ki? Rıfat bile bu kadar çaresizken o ne yapabilirdi?
Dış kapıya doğru döndü Adem,
istemsizce yürümeye başladı. Gitmek istediği bir yer yoktu ama gidiyordu.
Çıkacaktı dışarı, gidecekti, nereye gittiğini bilmeden gidecekti. O küçücük
yaşında, Rıfat’ı bu dertten kurtarmak için boyundan büyük bir iş yapacaktı ve
gidecekti. Dışarı adımını attığında gözleri kamaştı. Merdivenin başına geldi,
merdivenden inmeden karşıdaki çalılardan bir ses geldiğini duydu. Yine
istemeden kafasını o yöne çevirdi. Çalılığın içinde bir şeylerin yürüdüğünü
gördü. Umursamaz bir şekilde çalıların içindekilerin oradan ayrılmasını izledi.
Gölge gibi gördüğü şeylerin bir “aile” olduğunu anlıyordu. Ne olduklarını görememişti
ama yavrular ile bir annenin hareket ettiğini anlayabiliyordu. Ne oldukları ile ilgilenmiyordu bile. “Büyük
ihtimalle domuzdur” diye düşündü. Sesler devam ederken merdivenlerden indi. Dış
kapıya doğru yürümeye başladı. O sırada çalılardan bir şeyin çıktığını fark
etti, umursamaz biçimde kafasını o yöne çevirdi. Gözleri açıldı, sesi
titreyerek adeta fısıldadı.
-Elif?...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder