21 Aralık 2011 Çarşamba

Uzun yol gereksizlikleri-2

Her gördüğüm plaka ile bir kelime oluşturabilirim ve bunu bir yarışmaya dönüştürebilirim.

-Şimdi joker hakkım olarak "a"yı kullanmak istiyorum...

16 Aralık 2011 Cuma

Uzun yol gereksizlikleri-1

Otobüs canımdaki lekeyi yol kenarındaki ağaçlara değdirmeden İzmir'den Afyon'a kadar gidebilirim...

9 Aralık 2011 Cuma

Kaşık

Bazı anlatılmak istenenler vardır, asla anlatılamaz (anlaşılamaz). Çünkü karşısında öyle fikirler vardır ki, onu anlamadan fikir olurlar.

1 Aralık 2011 Perşembe

Nefret tohumu: Rıfat (3 - 2. Kısım)

Rıfat dayanamadı daha fazla, siperden çıkıp akşamları yattığı çukuruna doğru gitti. Ama aklında hala sorular vardı. “Neden buradayız?”. Herkesin bu soruya verilecek farklı cevapları vardı elbet. Ama hiç bir cevap tam bir tatmin sağlamıyordu. İbrahim’e sorulsa o soru “sevdiklerimi korumak için” derdi. Ama en sevdiğini koruyamamıştı. Yanında bile olamamıştı. Belki mezarını bile göremeyecekti bir daha. Rıfat’ın içini bir korku sardı. Adem’i düşündü, hiç görmediği Adem’i. Sadece mektuplarda anlatılan, kendisi için adeta bir masal kahramanı olan Adem’i…

29 Ekim 2011 Cumartesi

Nefret tohumu: Rıfat (3 - 1. Kısım)

Soğuk bir şubat akşamı. Dolunayın aydınlattığı, karlarla kaplı bir ormanda, saatin bir öneminin olmadığı, sadece gece ile gündüzün hüküm sürdüğü zamanlar…

Bir omzu, taşıdığı tüfeğin ağırlığı ile çökmüş asker, ay ışığında parlayan karların üstünde, derin izler bırakarak ilerliyordu. Ayakları karlar içine gömüldükçe hissizleşiyor, fakat gariptir ki, parmak uçlarındaki acı gittikçe artıyordu. Omzundan kaymakta olan tüfeğin kayışını tutan eli nerdeyse donmuştu. Neyse ki, elinin bu donmuş hali sayesinde tüfeğin kayışının elini kesmesi acı bile vermiyordu. Arada bir arkasına dönüp bakıyor, uçsuz bucaksız ormanda bir şeyler görmeyi bekliyordu. Ay ışığının izin verdiği yerden ötesi korkutucu bir karanlıktı. Yüksek ağaçların arasında çaresizlik ve yalnızlık birbirini izliyor, bu da adımlarının hızlanmasına yol açıyordu. Etraftaki sessizlik ilginç bir biçimde çevresinde bir şeyler olduğu hissini tetikliyor, gözlerini istemsizce karanlığa çevirmesini sağlıyordu genç askerin. Her adımda gideceği yere daha varamamış olmanın korkusu artıyordu. “Neden bu kadar uzakta olmak zorunda” diye düşünmekten kendini alamadı. “Neden her seferinde ben bu yolu gitmek zorundayım” diye kendi kendine sorular yöneltti. Bu sırada ağaçların arasından bir ses geldi. Döndü sesin geldiği yere doğru baktı. Bir ses duyduğuna emindi. Tüfeği yavaşça omzundan aldı. Sesin geldiği tarafa, sanki yardımı olacakmış gibi, gözlerini kısarak baktı. Soluk alıp verişi hızlanmıştı. Ağzından çıkan buhar, görüşünü engelleyecek kadar rahatsız ediyordu artık. Derken sağ tarafından bir ses daha geldiğini duydu. Hızlı bir biçimde o tarafa döndü.  Tüfeğini sesin geldiği yere doğru çevirdi. Derin karanlığa bakıyor ama ne bir hareket ne de başka bir şey görebiliyordu. İstemsiz bir biçimde “kim var orda” diye seslendi karanlığa. Cevap duymak istemiyordu aslında. Hiçbir şey duymak istemiyordu. Tüfeğini indirdi, tekrar omzuna astı, gideceği yola döndü ve hızlıca yürümeye başladı. Gözleri acı verecek biçimde arkaya bakmaya çalışıyordu. Bir ses daha duyduğunda artık dönmek istemedi, sadece koşmaya başladı. Bıraktığı izlerin arası açılmıştı genç askerin. Şimdi duyduğu tek ses adımlarının karda çıkardığı seslerdi. Bu sesten hoşlanmış olacak ki daha hızlı koşmaya başladı…

Şeytanın Avukatı

Geçen gün Serdar Ortaç'ın NTV'de bir röportajını dinledim. Meşhur "çatal atma" olayı ile ilgili olarak kesinlikle çatal atanlardan birisi olmadığını söyledi. Sadece kendisinin "10. yıl marışını" okuyan kişi olduğunu belirtti. Bunu söylerken tamamen gençliğimin verdiği, gençlik heyecanı ile yapılmış bir saçmalıktı" diye ekledi. Bugün olsa kesinlikle yapmayacağını, "olgunluk dönemi öncesi" olduğunu belirtti.

19 Ekim 2011 Çarşamba

kış-yazımsı-yaz-kışımsı-kış...

Biraz taklit olsa bile böyle bir film çekeceğim. Aradaki "-ımsı"larda, asla gerektiği gibi giyinemeyen bir adam... Elindeki imkanlar ile en iyisini yapmaya çalışan bir adam...

11 Ekim 2011 Salı

Nefret tohumu: Rıfat (2)

(…)

Köy meydanından önceki son dönemci koşarak döndü. Köyün camisi ilk olarak bu dönemeçten sonra görülür, heybetli bir biçimde karşısına çıkardı insanın. Yolun bu kısmını hep sevmişti. Ama bu sefer bunu düşünmedi. Caminin yanındaki dar yola girdi. Hızlıca yerdeki su yoluna basmadan ilerlemeye çalıştı. Aklında hep “daha hızlı” olabilmek vardı. Mezarlığın yanından geçerken her zamanki alışkanlığı ile o tarafa bakmamaya çalıştı. Mezarlığın ucuna geldiğinde artık evini görebiliyordu, ama ne kadar hızlı koşarsa koşsun, sanki hiç yaklaşamıyormuş gibi hissediyordu. “Daha hızlı olmalıyım, daha hızlı olmalıyım” düşünceleri ile çamurlu, toprak yolda koşuyordu. Lastiklerine takılan çamur sonunda bir tanesinin ayağından çıkmasına neden oldu. Almak için durmadı bile, arkasına dahi bakmadı. Artık evine varmıştı neredeyse. Hızlıca camlara doğru baktı, kimseler yoktu. Her zaman olduğu gibi yandaki alçak duvarın üzerinden atlayarak ön bahçeye doğru ilerlemek istedi. Fakat duvarın hemen ardındaki ceviz ağacının dallarına omzu çarptı. Sert bir biçimde yere düştü. Garip bir biçimde acı hissetmiyordu. Sadece uzunca bir yolu bu kadar hızlı koşması yüzünden nefes almakta zorlanıyordu. Şu an için hissettiği tek acı buydu. Hemen doğrulmak istedi. Biraz kalkmıştı ki gözleri karardı. İlk defa böyle bir şey geliyordu başına. Şaşkın biçimde tekrar yere doğru devrildi. Gözlerinin seçebildiği kadarıyla karşısına birisi gelmişti. Kim olduğunu çıkartamıyordu, sadece bir karartı görüyordu. Yanına kadar geldi karartı, eğildi ve…

8 Ekim 2011 Cumartesi

Nefret tohumu: Rıfat

Güneşin, yaprakların arasından süzüldüğü bir öğlen vakti. Havada hiç yok olmayan bir nem. Toprak bir gün önce yağan yağmurdan hala ıslak olmasına rağmen küçük çocuk yerde sürünerek ilerliyordu. Duyabildikleri sadece rüzgarla hışırdayan yapraklar ve biraz ileride kurulmuş domuz kaçıranların gürültüsüydü. Yavaşça sürünerek ilerledi. Ufak tepeciğin arkasından aşağıya doğru baktı. İki küçük yaban domuzu yavrusu birbirleriyle oynuyordu. İlk defa bir domuz görmüştü. “Bir değil iki tane gördüm” hatta diye düşündü. Köydeki arkadaşlarına hava atacak bir konu bulmuştu. Davut daha önce domuz görmüştü ama onun gördükleri hep babasının vurduğu ölü olanlardı. “O da bir şey mi ya” diye geçirdi içinden. Kendisi canlılarını görmüştü. “Hem ölü olanlar sayılmaz, ben canlısını gördüm” dedi. O kadar küçüktüler ki yanlarına gitmeyi düşündü. Ne yapabilirlerdi ki ona. Kendisi kocamandı, tıpkı abisi gibiydi onların yanında. Ona hiçbir şey yapamazlardı. Çünkü o abisi gibi kocamandı.

Biraz ilerdeki çalıların içinde bir ses geldiğini duydu.

7 Ekim 2011 Cuma

Şair Ceketli Savaşçı

“Kaldırım taşlarının altında kumsal var”

68 kuşağının dünyayı kasıp kavuran olaylarının önemli sözlerindendir. Fransa’da o dönem görevde olan bir bakanın “gençler taş atacağınıza kumsallara gidin” minvalinde bir sözünün ardından, bir genç tarafından kendisine söylenmiştir. “Hak verilmez alınır” sözünün ardından daha da manalı olan bir cümledir.

6 Ekim 2011 Perşembe

Denemeler ve deneMEMEler

Şimdi başlıktaki "meme" vurgusu ile erotik bir yazı bekleyen güruha sesleniyorum. Kandırıldınız olum. Sadece erotizmin reytinginden yararlandım başlıkta. Neyse konuya dönelim.

İki kısım yayınladığım "herşeyin..." serisi aslında bir deneme serisi. Tamamen ortam tasfiri üzerine çalışıyorum. Bu iki yazdıa "kamera bakış açısı" geçişler denedim. Okuyan arkadaşlar ilk kısımda ileri doğru hızla hakeret eden bir kamera düşünsünler, anlatılanlar onun gördükleridir. İkinci kısımda camdan içeri doğru ağır tempoda anlatılanları görerek giden bir kamera düşünsünler. Bir nevi senaryo tarzı.

Tabi ki düz yazı şeklinde yani bir roman anlatımındaki etkiyi bırakmıyor. O yüzden aynı hikayeleri roman versiyonu ile yayınlamayı da düşünüyorum.

Hadi benden size son kıyak. MEME...

İmam bensem takke nerde, yok değil isem takke niye bende?



Yıllar önce arkadaş grubu dediğimiz kuru kalabalık ile ileitişim içinde olmak ve interneti aktif kullanabildiğimizi kanıtlamak adına bolca emek ve zaman harcayarak bir forum sitesi kurduk. Bizen önce davranan arkadaşların bulduğu isim olan "delikanlıportal", entel kişiliklerimize uymadığından değişmesi isteniyordu. İşte o an güneş gibi doğduk ve sorumluluk alarak "fevri.com" forum sitesini kurduk. Avartarlara kadar terimin damlası vardır o sitede. Şimdilerde güzel bir anı olarak hafızalarda yer eden site o dönem tartışmaları beraberinde getirmişti. Yani demem o ki format mormat hikaye Berat, herşey daha yeni başlıyor:)

Yani sözün özü, imamların alakası yok, bildiğin cumadan cumaya cemaati buldu o ismi:) Bir şiir ile sonlandırayım yazıyı, tamamen özgün biçimde:

Berat Efendi bize imam demiş
İltifatı sözünde zahirdir
Zira benim mezhebim hanefi
İtikadimce imamlık iyidir...

Herşeyin Ortası...


(…)

Mevsim normallerinde, sıcak bir temmuz gecesi. Açık camdan içeri süzülen, serinletmekten çok, insanı boğarmışçasına boğazını kurutan bir rüzgar. Rüzgar ile birlikte uçuşan, televizyonun üstündeki antene takılan ve bu yüzden her yerinden iplikler çıkmış, eski, sararmış bir perde…

Duvarda, doğruluğundan şüphe duyulan ve geceleri görevi ile son derece alakasız bir biçimde gürültü çıkartan duvar saati. Önündeki su dolu kola şişesini geçmek için duvardan ve rüzgardan büyük bir gürültüyle destek alan oda kapısı.

Odaya göre solda kalan banyodan gelen, bozuk klozet sifonunun, bir süre sonra alışılan su sesi. Karşısında, mutfakta, lavaboya yığılmış bulaşıklar. En üstteki yağlı tavaya biriken suya, ritim zamanlamasına hayran bırakacak biçimde damlayan musluk. Ne yazık ki sıklıkla tekrar duyulan ve tekrar alışmak için beklenilen bir ses…

Apartman lambası sayesinde, ince uzun koridora düşen tek ışığın geçtiği kapı dürbünü ve rahatsız edici derece tozlu sokak kapısı…

Tüy yumaklarıyla dolu koridordaki yolluğun üzerinde, dolmuş taşmış bir kül tablası. Sönmüş sigaraların filtrelerini yakan bir sigara ve göz yaşartıcı bir sigara dumanı...

Banyo kapısının yanında, koridor duvarına dayanarak ayaklarını uzatmış, mutfağa doğru bakan bir adam. Gözerinin altındaki morluk ve gözlerindeki kızarıklık, uykusuzluğun ve sarhoşluğun bir kanıtı. Mantık olarak acıkmış olması gereken fakat ömrü boyunca hiç bir şey yemese dahi ses etmeyecek durumda bir adam.

Evdeki sessizliğin içindeki bu gürültüden hiç rahatsız olmayan bir adam. Ama kendi kafasındaki gürültüden başına ağrılar bir adam…

“-Ben ne yapıcam şimdi… Neden böyle oldu... Ben ne yapıcam şimdi… Ben ne yapıcam şimdi… Neden böyle oldu… Ben ne yapıcam şimdi…”

(…)

5 Ekim 2011 Çarşamba

Bencillik

Hayatta iki şeyden nefret ederim. Biri jenerik, diğeri loading... İkisi de hedefteki aktivite için bir bekleme sebebidir...

Beklemeyi sevmem bekletmek kadar... Bekleyeni severim, saygım sonsuz olur; bekletene saygım, sevgim son bulur...

4 Ekim 2011 Salı

Herşeyin Başlangıcı...

Dar sokak, eski Rum evleri. Sokağın büyük bölümünü karalıkta bırakan sokak lambaları ve onların cızırtısını duyacak kadar rahatsız eden sessizlik.

Sıcak yüzünden açılmış büyük camlardan görülen, geneli televizyon izleyen ev halkları.

Çöp başlarında bekleyen, gelene geçene bakan, kimi zaman yanından birisi geçtiğinde içinden zıplayan kediler ve onlara bulaşmak istemezcesine kenarda sıcaktan bunalmış biçimde yatan köpekler.

Lambaların cızırtısına meydan okuyan bir çift ayak sesi. Koşan ve hızıyla orantısız nefes alış verişleriyle çok sigara içtiği belli olan bir adam.

"-Koşma, koşma, koşma... Terleyeceksin, koşma. Derin nefes al, derin nefes al. Koşma... Kollarını kaldır. Ter göstermeyecek birşeyler giyinecem bundan sonra. Bütün kıyafetlerimi ona göre seçicem. Koşma... Derin nefes al... Birşey unuttum mu acaba? Off, ya unuttuysam? Neyse, koşma..."

...

Ara Sıra Ara Sıra Ara...

-Bugün aramadın...
-Yeni birşey değil, dün de aramadım...
-Merak etmiyor musun hiç?
-Ediyorum.
-O zaman neden aramıyorsun?
-Arayınca merak etmem geçiyor.
-E zaten o yüzden araman gerekmiyor mu?
-Ben bu ilişkiyi ayakta tutmaya çalışıyorum...
-Nasıl oluyormuş o?
-Seni düşündüğüm tek zaman "ne yapıyor acaba" diye merak ettiğim zamanlar. Arayıp merakımı giderince seni düşünmüyorum artık, ama ben seni hep düşünmek istiyorum. O yüzden aramıyorum.
-...
-...
-Yani yarın aramayacak mısın?
-Neyse çok yazdı ben kapatıyorum...
-???

???

3 Ekim 2011 Pazartesi

Ankara'ya hiç yakışmazdı yaz...

Böyle bir şehre kar yağmalı, hep kar yağmalı, sadece kar yağmalı...

Neyine gerek bozkırın yaz güneşi, sıcağı... Yollar kapanırmış, trafik felç olurmuş falan filan... Yağsın kar yağsın.

Yaz İzmir'de güzel, İstanbul'da güzel. O kadar sıcağı sevmesem de Antalya'da güzel.

Denizi, deniz esintisi olmadıktan sonra ne yapayım ben bozkırın ortasındaki aptal yerde yazı, sıcağı, teri...

Hem aramızda kalsın ama Ankara'ya her kar yağdığında aşık olurum. Kızarız, pek sevmeyiz birbirimizi ama, lapa lapa kar yağarken, ağaçlı sokaklarında, bileklerine kadar kar varken, sigara içmenin keyfi de başka şeyde bulunmaz...

O yüzden Ankara'ya kar yağsın, hep kar yağsın, sadece kar yağsın...

Akrep burcu erkeği

Akrep burcu erkeği, 1.80 boylarında, kumral dalgalı saçlı (uzatınca kıvır kıvır olur saçları), ela gözlü (ışıkta yeşile döner, rüzgarda da döner derler ama bana hep saçma gelir*), 80-81 hatta bazen 79 kilo, göbekli ve 42 numara hatta bazen 43 numara (yaptığınız ayakkabının kalıbına sıçayım) ayakları olan sıradan bir erkektir.