26 Mart 2013 Salı

Nefret tohumu: Rıfat (4-1. kısım)

Cama vuran dalların sesini bir ritme sokmaya çalışıyordu, Adem. Aklına gelen bir şarkı yoktu ama zaten o kendi şarkısını oluşturmaya çalışıyordu. “Tık tık tık tıkı tık tık tıkı tık tık”. Her akşam yatmadan önce kendisini korkutan bu sesler sabahları kendi besteleri için ilham kaynağı oluyordu. Her seferinde perdeyi açıp hangi dallar olduğunu görmek için can atıyordu, ama yine her seferinde dakikalarca üşeniyordu bu harekete. Üzerindeki yorgana son kez sıkıca sarıldı, ayaklarını uzatabildiği son noktaya kadar uzatarak vücudundaki bütün kasları sıktı. Ani bir hareketle üzerindeki yorganı atıp yatakta doğruldu. Yatakta dizlerinin üzerine zıpladı ve perdeyi tek hamlede sonuna kadar açtı. İçeri süzülen güneş ışığı gözlerini kamaştırdı. Yüzünü cama dayadı ve bahçedeki kızılcık ağaçlarının dallarını yüzünde hissetmeye çalıştı. Camın soğukluğu her sabah olduğu gibi bu sabahta çok hoşuna gitmişti. Nefesiyle buğulanan cam üzerinde gezdirdi yüzünü, buğuyu yüzüyle silene kadar. Sonra arkasını döndü cama ve odaya doğru oturdu yatağın üzerinde. Etrafa baktı, terliğinin tekini görüyordu. “Nerde diğeri, nerde” diye kendi kendine söylendi. Aramak için yataktan inmemişti. Gözleriyle yerini tespit etmeye çalışıyordu. “Kesin yatağın altında” diye düşündü. Hızlıca atlayıp yere uzanarak yatağın altına baktı. “Buldum seniiii” dedi ve hızlıca kendine doğru çekti. Yere oturup ikisini birden ayağına geçirdi ama çoraplarını giymediğini hatırladı. Giymeye üşendiği için çoraplarını arama zahmetine girmedi ve kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açtığı anda evin içindeki ekmek kokusunu alır gibi oldu. “Şimdi yağ, biraz bal, yanına peynir” diye düşünerek merdivenlere doğru yürüdü.

Merdivenlerden aşağı inerken mutfaktan gelen sesleri duydu. Karnı acıkmıştı ama önce dışarı çıkıp akşamdan bıraktığı oyuncakların yerinde olup olmadığını kontrol etmek istiyordu. Merdivenlerden indiği anda mutfakta iskemleye çömelmiş olan annesiyle karşılaştı. “Oy kurban olduğum uyandın mı sen” dedi annesi. “Gel hadi ekmek sıcakken bir şeyler ye bakalım” diye devam etti.
- Tamam sen hazırla ben gelicem hemen.
-E üstün başını giymeden nereye gideceksin?
-Dışarı bakacam, akşamdan bıraktıklarım duruyomu.
-E bi yemeğini yeseydin ya oğul, duruyodur onlar.
-Tamam hemen bakacam gelecem.
Dışarı doğru çıkarken elinde odunlarla içeri giren ablasını gördü. Adem’i görünce yüzünde bir gülümseme belirdi. “Günaydın Adem efendi” dedi yine gülümseyerek.
-Günaydın. Dışarda oyuncaklarım duruyo mu?
-Hangi oyuncaklar onlar?
-Kılış yapmıştık, bir de silah vardı, böyle sargılı.
-Ben görmedim ama nereye koyduysan orada duruyodur heralde. Önce bi üstünü değiş sonra çıkarsın.
-Ya tamam hemen bakıp gelecem, lastiklerim nerede?
-Git içeride babanın tamir ettiklerini giy.
İçeriye doğru koşarken annesi seslendi yine:
-E oğul bir dur yemeğini ye çıkarsın yine, oooooy oy.
-Tama sen hazırlayana kadar gelirim ben zaten ana.
İçeri girdiğinde babasını sedirin üzerinde otururken gördü. Dışarıya doğru bakıyordu her zaman olduğu gibi düşünceli bir biçimde. Adem’i görünce gülümsedi.
-Ne o Adem yine ne bağırtıyosun kızları.
-Yok dışarı bakacam bi eşyalarım ordamı diye. Lastiklerim nerde baba?
-Yemeğini ye öyle çık oğul.
-Yok tamam hemen kapı önünde bakacam gelecem.
Sedirim altındaki dolaptan lastiklerini aldı. Babasının yüzündeki gülümsemesi ile onu izleyişinden biraz utanarak biraz da şımararak odayı hızlıca terk etti. Mutfaktan geçerken annesi ile ablasının gülen yüzlerle onu seyretmesi yine aynı hisleri doğurdu. Mutlu bir güne başladığını hissetmişti Adem. Gülen yüzlerle dolu, güzel bir gün. Dışarı doğru yöneldi. Ayaklarına hızlıca lastiklerini giyip kapının önünde etrafa baktı. Kılıcını ve silahını görememişti. Kim aldı diye düşünmeye başlamıştı, hatta kafasında bir iki tane suçlu bile bulmuştu. İleri çardağa doğru baktığında Rıfat’ı gördü. Çardağın kenarında durmuş aşağı bahçeye doğru bakıyordu sessizce. “Abi” diye seslendi Adem. Kılıcıyla silahının yerini bilip bilmediğini merak ediyordu. Eğer o da bilmiyorsa yapılacak şey belliydi. Birlikte suçluların evlerine gidip cezalandıracaklardı.
Rıfat, Adem’in sesini duyunca irkildi. Dalmış bahçeyi seyrederken bir ses duymayı beklememişti. Adem tam oyuncaklarının yerini soracakken bir şey fark etti. Onu her gördüğünde gülümseyen ve içini ısıtan abisi bu sefer gülmüyordu. Boş ve üzgün bir biçimde Adem’e doğru baktı. Adem, Rıfat’ın gözlerinin dolu olduğunu gördü. Rıfat’ta bunu fark etmiş olacak ki hemen kafasını çevirdi. Sesini toklaştırarak ve titremesine engel olmaya çalışarak “gel Adem” dedi. Adem kapının önündeki merdivenlerden hızlıca inip Rıfat’ın yanına koşmak için atıldı. İlk basamağı indiğinde kafasını Rıfat’ın baktığı yere doğru çevirdi. Bahçede yan yana üç mezar duruyordu. Anlam veremedi Adem. “Kimin mezarı bunlar” diye düşünürken durakladı. Arkasına dönüp evin kapısından içeri doğru baktı. Evin içi karanlıktı. Biraz önce aydınlıklar içinde çıktığına yemin edebilirdi. Ama şimdi karanlıktı, perdeler açılmamıştı. Biraz önce mutfaktan gelen sesler kesilmişti. Artık burnuna sıcak ekmek kokusu da gelmiyordu. Durdu Adem, gözleri doldu. Bir an da her şeyi hatırladı. Artık annesi, babası ve ablası yoktu. Biraz önce gördükleri sadece hayaldi. Gerçek olan bu koca evde Rıfat ile yalnız başlarına kaldıklarıydı. Adem’in yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı ve yavaşça tek dayanacağı insan olan Rıfat’a doğru yürüdü. Yanına geldiğinde, Rıfat, kolunun altına alıp omzuna dokundu ve kendisine çekti Adem’i. Diğer eliyle yanaklarındaki yaşları sildi. “Artık biz bizeyiz Adem, artık her şeye karşı sen ve ben varız” dedi kısık bir sesle. Birlikte yeşillikler içindeki bahçeye ve üç mezara bakarak durdular.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder