Soğuk bir şubat akşamı. Dolunayın aydınlattığı, karlarla kaplı bir ormanda, saatin bir öneminin olmadığı, sadece gece ile gündüzün hüküm sürdüğü zamanlar…
Bir omzu, taşıdığı tüfeğin ağırlığı ile çökmüş asker, ay ışığında parlayan karların üstünde, derin izler bırakarak ilerliyordu. Ayakları karlar içine gömüldükçe hissizleşiyor, fakat gariptir ki, parmak uçlarındaki acı gittikçe artıyordu. Omzundan kaymakta olan tüfeğin kayışını tutan eli nerdeyse donmuştu. Neyse ki, elinin bu donmuş hali sayesinde tüfeğin kayışının elini kesmesi acı bile vermiyordu. Arada bir arkasına dönüp bakıyor, uçsuz bucaksız ormanda bir şeyler görmeyi bekliyordu. Ay ışığının izin verdiği yerden ötesi korkutucu bir karanlıktı. Yüksek ağaçların arasında çaresizlik ve yalnızlık birbirini izliyor, bu da adımlarının hızlanmasına yol açıyordu. Etraftaki sessizlik ilginç bir biçimde çevresinde bir şeyler olduğu hissini tetikliyor, gözlerini istemsizce karanlığa çevirmesini sağlıyordu genç askerin. Her adımda gideceği yere daha varamamış olmanın korkusu artıyordu. “Neden bu kadar uzakta olmak zorunda” diye düşünmekten kendini alamadı. “Neden her seferinde ben bu yolu gitmek zorundayım” diye kendi kendine sorular yöneltti. Bu sırada ağaçların arasından bir ses geldi. Döndü sesin geldiği yere doğru baktı. Bir ses duyduğuna emindi. Tüfeği yavaşça omzundan aldı. Sesin geldiği tarafa, sanki yardımı olacakmış gibi, gözlerini kısarak baktı. Soluk alıp verişi hızlanmıştı. Ağzından çıkan buhar, görüşünü engelleyecek kadar rahatsız ediyordu artık. Derken sağ tarafından bir ses daha geldiğini duydu. Hızlı bir biçimde o tarafa döndü. Tüfeğini sesin geldiği yere doğru çevirdi. Derin karanlığa bakıyor ama ne bir hareket ne de başka bir şey görebiliyordu. İstemsiz bir biçimde “kim var orda” diye seslendi karanlığa. Cevap duymak istemiyordu aslında. Hiçbir şey duymak istemiyordu. Tüfeğini indirdi, tekrar omzuna astı, gideceği yola döndü ve hızlıca yürümeye başladı. Gözleri acı verecek biçimde arkaya bakmaya çalışıyordu. Bir ses daha duyduğunda artık dönmek istemedi, sadece koşmaya başladı. Bıraktığı izlerin arası açılmıştı genç askerin. Şimdi duyduğu tek ses adımlarının karda çıkardığı seslerdi. Bu sesten hoşlanmış olacak ki daha hızlı koşmaya başladı…
Rıfat kazdığı çukurda üzerinde, soğuktan korumaktan çok bir süs gibi duran battaniyesi ile gökyüzüne doğru bakıyordu. Gündüz lapa lapa yağan kar, görevini yapmış, bütün ormanı beyaz bir örtü ile kaplamıştı. Şimdi ise gökyüzü uzun zamandır olmadığı kadar açıktı. Yıldızlar uzun zamandır Rıfat için bu kadar parlak değildi. Günlerdir geceleri Rıfat bu kadar huzurlu değildi. Sonunda bu “kıyamet” dedikleri savaşta, rahatlamasını sağlayan tek şey ortaya çıkmıştı. Yıldızlar ve açık bir gökyüzü… Rıfat her seferinde yıldızlara bakarken kendisini köydeki çardağın aşağısındaki meyve ağaçlarının altında uzanırmış gibi düşünürdü. Herkesin uyuduğu saatlerde, evinden çıt çıkmayan saatlerde, bahçeye inmiş, tabakasından çıkardığı sigarasını içer gibi düşünürdü kendisini. Son zamanlarda sigarasını pek içemiyordu, battaniyenin altından ellerini çıkartmaya bile çekiniyordu ama bu “kıyamet” içinde zaten yapılacak en iyi şey hayal kurmaktı. O zaman sigara içtiğini hayal etmenin de bir sakıncası yoktu. Uyumanın en kolay yolu rahatlamak, bunun en kolay yolu huzurlu olduğun bir yerde olmak, bunun tek yolu da hayal kurmaktı. Bu “kıyamet”, bütün arkadaşları gibi kendisinden de her şeyi almış, sadece “hayal gücü” vermişti. Birde bir şeyi çok iyi öğretmişti. Sevdiği her şeyi korumak için katıldığı savaş, bütün o sevdiklerini “neden” sevdiğini öğretmişti, en baştan, en acı biçimde. Bir daha unutmamak üzere hatırlayacağı bir dersin içindeydi Rıfat.
Yattığı yere yaklaşan ayak seslerini duydu Rıfat. Seslerdeki hız ve tedirginlik, başını çıkarmasına gerek bile olmayacak kadar tanıdıktı. Bu karanlıkta, bu sessizlikte, yerini bu kadar belli edecek kadar ses çıkartarak ilerleyenler, sadece savaşa yeni katılmış, genç ve tecrübesiz askerler olabilirdi. Biraz sonra haklılığını görecek ve korku ile hızlı bir biçimde çukura atlayan siper arkadaşı için ayaklarını toplayarak yer açacaktı. Çukura giren asker hala takip edildiği ve dışarıda biri olduğu hissi ile kafasını yukarı kaldırıp, sağa sola doğru boş bakışlar atıyordu. Nefes nefese kalmış ve bu soğukta kesinlikle yapılmaması gereken bir biçimde terlemişti. Kış geçirmiş her tecrübeli asker bilirdi ki, terlemek sadece vücudun dışında zırh gibi bir kütle oluşturan sıvıdan başka bir şey değildi. Her tecrübeli askerin “buz kuşanma” dedikleri bu olay ile ilgili bir hikayesi vardı. Çoğu gülünerek anlatılan hikayeler olsa bile, bazıları anlatılmaması gereken, sadece moral bozan ölüm hikayeleriydi. Bu “ağır kefen” ile donarak ölen arkadaşları olmuştu. Savaşta olan, ailelerine “savaşta kahramanca çarpışarak can verdi” denilen ama aslında öldüğü sırada düşman bile görmemiş, üzerlerine yük gibi binen bir soğuk yüzünden kanları donmuş askerler…
Genç asker, hala etraftan bir ses gelip gelmediğini duymaya çalışıyordu. Nefes alıp verişleri artık normal ritminde olsa da etrafa tedirginlik yaymaya devam ediyordu. Rıfat, gökyüzüne bakmayı kesmeden seslendi:
-Duymak istersen, daima bir ses duyarsın. O yüzden isteme, alış o seslere.
-Anlamadım abi?
-Duyduğun sesler, her zaman orda olan sesler. Alışana kadar duyacaksın. Düşman sesi duymaya çalışıyorsun ama daha düşmanın sesinin nasıl olduğunu bilmiyorsun. Çünkü etrafındaki seslere bile yabancısın. Önce etrafındaki seslere alış, onları tanı. Sonra onların dışında ki her ses sana yabancı gelecek. O zaman düşmanın geldiğini anlarsın.
-Ama bu kadar sessiz bir yerde ne ses gelse dikkatini çekiyor insanın. Ben biraz zor alışıcam galiba. Aslında yaşadığım yer epey sessizdir ama burası bir garip, sanki daha sessiz gibi… O yüzden her ses dikkatimi çekiyor.
-Hiçbir yer sessiz değildir. Sadece etraftaki sesler, alıştığından, sessizliğin bir parçası olmuştur. Korkman gereken zaman, o alıştığın sesleri bile duymadığın zamandır. İşte o zaman ya ölmüşsündür ya da o sesleri bile duymanı engelleyen, o “gerçek” sessizliği bozan bir şeyler vardır. O yüzden duymaya çalışma etraftaki sesleri. Onlar ormanda olan sesler. Alışmayı bekle. Alıştığın zaman orman sessizleşecek. O zaman duyman gereken sesleri duyarsın. Şimdi duyduğun sesler sadece ormanın sessizliği. Olması gereken gibi…
-Yine anlamadım abi...
-Anlaman gerekmiyor, sadece alışman gerekiyor.
Rıfat gözlerini kapattı. Artık uyumanın vakti geldiğini düşündü. Bütün yıldızlara tek tek iyi geceler dilemişti bile genç asker gelmeden. Her birine isim vererek, uyku vaktinin geldiğini söylemişti. Genç asker ise uyku vaktinin geldiğini anlamamakta ısrarcıydı.
-Abi ben en çok nasıl bu kadar kolay uyuduğuna şaşıyorum. Bunun bir sırrı var mı?
-Şimdi evinde olmak ister miydin?
-Tabi abi.
-Emin ol buradaki herkes isterdi evinde olmayı. Herkes bunun hayalini kuruyor. Benim evimde olduğumu düşündüğüm anlar sadece gökyüzünü izlediğim ve uyuduğum zamanlar. Onlar da olmasa unutucam evimi. Unutmamak için, bir gün dönmek istediğin yeri hatırlamak için uyu. Çünkü diğer zamanlar unutmak çok kolay. Zaten o zamanlar unutman lazım.
-Neden abi?
-Çünkü burada olma sebebini yapabilmen için aklının başka yerde olmaması lazım. Olursa yapman gerekenleri yapamazsın. Daha bir şey görmedin. Gerçek bir çatışmaya katılmadın. Katıldığın zaman evini düşünürsen, bir daha asla dönemezsin. O yüzden sadece düşünmen gereken zamanlarda düşün, hissetmen gereken zamanlarda hisset.
-…
-Sana çatışmaya katıldığında neler yapman gerektiğini anlatamam. Anlatsam da o an aklına bile gelmez. Ama geceleri ne yapman gerektiğini söyleyebilirim. Sadece uyu. Çünkü bu “kıyamet” içinde evinde gibi olabileceğin tek yer uyku. Emin ol bazı geceler, özellikle kış bittiğinde, bu zamanları özleyeceksin. “Keşke biraz daha fazla uyusaydım” diyeceksin. O yüzden, ilerde pişman olmamak için uyu. Rahat ol, bir ses gelirse ben duyarım. Ormanın sessizliği haber verir birilerinin geldiğini. Ama şimdi bu sessizliğin söylediği tek şey, uyku vaktinin geldiği. O yüzden ormanı dinle ve sadece uyu…
Genç asker, Rıfat’ın son söyledikleri ile rahatlamak istese de, yine Rıfat’ın söyledikleri yüzünden biraz daha korkmuştu. Ama kendisinden çok daha tecrübeli olan, yıllardır bu savaşın içinde olan askerin söylediklerini yapmaya zorunlu hissetti kendisini. Gözlerini istemsiz kapadı. Uyku pozisyonu aldı. Ama nasıl uyuyacağını bilmiyordu. Çünkü ormanın sessizliği çok gürültülüydü. “Alışmam lazım, alışmam lazım, alışmam lazım…” diye içinden tekrarlayarak, kapalı gözleri ardından sesleri dinleyerek bütün geceyi uyumadan geçirdi.
Güneşin bulutların zaptı altında olduğu bir öğle vakti. Yüzünü göstermek için çırpınan güneşin nafile uğraşları, kimisi beyaz, kimisi siyah bulutların ardında sadece ışık oyunları oluşturuyordu. Bulutlar o kadar hızlı hareket ediyor ki, sanki güneşi tutabilmek için bir nöbet değişimini andırıyordu yaptıkları. “Ne kadar gaddarca” diye düşündü Rıfat, yine başını göğe çevirmiş, en rahat dakikalarını yaşarken. Bu kadar gaddarca olan bir şeyin bu kadar güzel olmasına şaşırarak bakıyordu gökyüzüne.
“-Sen bekle biz getirelim Rıfat” diyerek güldü bir anda arkasında ki asker.
Rıfat, gözlerini gökyüzünden çevirip elindeki tasa baktı. O an gerçekliğe dönmüştü. Öğle yemeği için, yemek denemeyecek ama saatlerce vakti gelmesi için beklenecek bir “şey” için sırada beklediği gerçekliğe dönmüştü. Arkasında ki askere döndü, gülümsedi;
-Getirirken yemeyeceğini bilsem “tamam” derdim.
-Bu iğrenç şeyin bi tabağına bile zor dayanıyorum be Rıfat. Seninkini yiyeceğimi nerden çıkarttın.
-O zaman seninkinden yememize bir ses çıkartmazsın.
Sırada bekleyen bütün askerler, gülüşmeler içinde muhabbete katılmışlardı. Herkes bir başkasının yemeğine konmak üzerine espriler yapıyor, hiçliğin ortasında kendilerine eğlenecek bir şey bulmanın mutluluğunu yaşıyorlardı.
“-Bu sırayı hiç yapmadığımız günler bile vardı.” dedi önlerden bir asker. Herkes susmuştu. Ellerindeki taslara bakarak durdular. Çok şey söylemek istiyorlardı ama kimse ağzını açmıyordu.
“-Ya da sıranın daha uzun olduğu günler” diye ekledi başka bir asker. İstemsiz olarak herkes derdin bir nefes aldı. Bir çoğu gözlerini kapattı. Gözleri dolanlar kafalarını başka taraflara çevirdiler. Etraftaki neşe bir anda dağılmıştı. Bu “kıyamet” içinde, bu ani değişimler artık kimseyi şaşırtmıyordu. Şaşkın gözler ile izleyenler sadece yeni katılanlardı. Hem şaşkınlık hem de bir korku kaplıyordu içlerini.
Sıra yavaşça ilerlemeye devam etti. Rıfat, elindeki tası yemeği dağıtan birliği aşçısına doğru uzattı. Bir kepçe, içinde bir şey olmayan, sadece rengi değişmiş suyu döktü tasın içine aşçı. Renginden aslında mercimek olduğu anlaşılıyordu ama ne içinde bir tane ne de mercimeğin tadı olmadığına emindi Rıfat. Aşçı yüzlerine bakmadan yapıyordu bu servisi. Belki de bakamıyordu. Kendi suçu olmamasına rağmen, gözlerini kaçırıyordu bu genç ve aç askerlerden. Rıfat fazla beklemedi, teşekkür edip, bunu dahi bulduğuna şükrettiği “suyu” içmek için yerine doğru döndü. O sırada aşçı seslendi:
“-Ekmeği almadın Rıfat.” Rıfat arkasına döndü tekrar. Kazanın yanındaki dizili ufak ekmek parçalarını gördü. Boyutlarına aldırmadan gülümsedi.
“-Bugün cidden güzel bir günmüş be Rıfat” dedi arkasındaki asker gülümseyerek. Evet, bugün ekmek vardı, demek ki güzel bir gündü. Bugün büyük “kıyamet” içinde ki güzel günlerden birisiydi bugün.
Rıfat geniş siperin içine girdi. Herkesin yemeğini yediği, sohbetini ettiği, nadir güzel anlardan birisini daha yaşamak üzere diğer askerlerin yanına oturdu. Yemekte çıkan ekmek, bir avucu bile doldurmayan, normal bir yetişkinin işaret parmağı büyüklüğünde ki ekmek, günün neşe kaynağı olmuştu.
-Birazını saklasam mı acaba yav?
-Daha da bayat olmasına uğraşıyor adam bak. Sana çok bile o ekmek.
-Öyle deme ilerde bakar bakar “bugünleri de gördük” derim
-Sen ye o ekmeği ben sana anlatırım bu günleri
-Ya da sen bana ver ben yiyim, o zaman daha bi güzel anlatırım o günleri.
-Kıyamıyorum ya şu güzelliğe bak hele.
-Anam pek güzel yapar sabahları, nasıl kokardı ev.
-Hay senin anana şimdi… Ulan bizim de anamız var, o da yapar. Anlatıyomuyuz biz ulu orta.
-Hiç işte, densiz. Tadını çıkar oğlum tadını. Çıkartamıyosan ver ben bi güzel çıkartayım tadını. Sen ananı düşünmeye devam et.
-Hadi len ordan…
Dışarıdan bakıldığı zaman son derece manasız gelecek bu konuşmalar, Rıfat’ın içini ısıtıyordu. Belki de hayatının hiçbir döneminde bu kadar samimi ve neşe dolu konuşmalara şahit olmamıştı. Bayram vakitlerinde ki çocuklar gibiydi etrafındakiler. O çocuklar gibi eğleniyor ve etrafa neşe saçıyorlardı. Büyürken unuttukları, en saf ve temiz çocukluk duygularına geri dönmüşlerdi bu “kıyamet” içinde. Yine kötülükler içinde, zor bir ders ile öğrendikleri, çoğunun tekrar hatırladığı “ufak şeylerin kıymeti” aklını karıştırıyordu Rıfat’ın. Düşündükçe kendisine kızıyordu Rıfat, bu “kıyamet “ içinde güzel şeylerin varlığını düşünmek, güzel şeyleri hatırlattığını düşünmek bile ayıp olmalıydı. Bu kadar acı çeken ve kaybettikleri arkadaşlarına karşı bir ayıp olmalıydı. Ama insanın doğası gereği, yaşama dört elle tutunuyorlardı. Hayat kimisi için bitmişti ama onlar için devam ediyordu. Etrafındaki arkadaşlarının yüzüne baktığında, o hayat ve yaşama dört elle sarılma hissini görüyordu Rıfat. Kendi çocukluğunda bayramlarda kurdukları salıncaktaki neşesi geliyordu aklına. İşte öyle bir neşe veriyordu, bu en son ne zaman çıktığı unutulan, parmak büyüklüğündeki ekmek.
Neşeli yemeğin ve yemek eşliğinde edilen neşeli sohbetlerin ardından herkes gruplar halinde ayrılmış sohbetlerine devam ediyorlardı. Yeni gelenler ekseriyetle geldikleri yerleri ve sivil hayatta yaşadıklarını anlatıyorlardı. Eskiler ise savaşın artık günlük bir yaşamları olduğunu kabul ederek sanki işyerleri önünde oturmuş esnaf gibi muhabbet ediyorlardı. Tabi arada savaş sonrası yapacaklarını da karıştırarak. Tam o sırada ileride posta dağıtan asker görüldü. Kendilerine doğru geliyordu. Herkesin içini bir mutluluk kapladı. Aynı zamanda bir endişe. Çünkü evlerinden uzaktaydılar ve bu mektuplar içinde kendilerinin müdahil olamayacağı kötü haberlerde olabiliyordu. Ama kötü dahi olsa “ev” denilen yerden haber almak daima iyi olurdu. Çünkü öyle hissetseler dahi, bu gelen haberler, savaşın aslında normal günlük yaşamları olmadığını hatırlatıyordu. Herkesin bir hayatı vardı. Gerçek bir hayatı.
Postacı hemen herkesin ismini okudu. İsmi olmayanların yüzünün asıldığı çok rahat fark ediliyordu. İsmi okunanların ise onların yanında ki utangaç sevinçleri görülürdü yüzlerinde. Rıfat’ta o gün utangaç bir sevinç yaşayanlar içerisindeydi. Adem’inden haber gelmesinin bir sevinci vardı üzgün arkadaşlarının yanında.
Mektubunu alanlar, okuyacakları kuytu köşelere doğru çekildiler. Fakat asla yalnız olamazlardı bu mektubu okurken. İsmi okunmayanlar, yanlarına gelir ve kendilerinin de dışarıda bir hayatı olduğunu o mektuplardan hatırlamak isterlerdi. Yine öyle olmuştu. Rıfat’ın girdiği siper bir anda kalabalıklaşmıştı. Herkes haberlerin ne olduğunu merak ediyordu. O sırada biraz öteden bir ses geldi.
-Memed abey, Memed abey. Nerdesin yav?
Karların arasında, elinde bir zarf ile İbrahim, heyecanlı bir biçimde Mehmet’i arıyordu. Okuma, yazması yoktu İbrahim’in. O yüzden aralarında ki en okumuş kişi olan Mehmet’in peşinde koşardı her mektup gelişinde. Kara ve zayıf, saf, sevilen ve eğlence kaynağı olan, herkesin “İbo” diye seslendiği genç, Rıfat’ın siperine doğru geliyordu. Mehmet kafasını eğmiş, sinsi bir gülüş ile ses vermeden, ne zaman kendisini göreceğini bekliyordu. İbrahim çok geçmeden görmüş ve hızla sipere doğru gelmişti.
-Memed abey, bi mektubunu oku hele sana zahmet.
-Lan İbo yine mi mektup geldi sana? Arkadaş ne bitmek, tükenmek bilmeyen mektuptur bu. Kendi mektubumdan çok seninkileri okudum.
-Yapma be abey. Yük oldum biliyom ama hele şunu da bi okuyuver. Valla bilsem seni rahatsız edermiyim. Hem uzun zaman olduydu gelmeyeli.
-E olum söylüyom sana da öğretelim.
-Öğret valla abey, derdin tasan kalmaz.
-Hadi len. Ne zaman “gel” desem kaçıyon.
-Yok abey öğret valla isterim.
-Hayır benim anlamadığım, okuma yazma bilmeyen adama bu kadar mektup atılır mı? Neyse ver bakalım okuyalım ne olmuş sizin sürüye. Belki tavuklar da yumurtlamıştır, gel.
-Allah razı olsun abey. Buyur. Hele çekil şöyle Amed. Ayakta mı dikecen beni?
-Lan İbo külliyen zararasın ha. Gel aha gel, koy götünü buraya, çok yer kaplıyo sanki de yer bulamadı kuru götüne.
Gülüşmeler arasında Mehmet, İbrahim’in mektubunu okumaya başladı. Başlıklar halinde neler olduğunu söylüyordu. Ara uzadığından dolayı anlatacak çok şey vardı köylerinde. Geneli köy ahalisi ile ilgiliydi. Hepsini ayrı heyecanla dinleyen İbrahim’in esas merak ettiği ise geçenlerde askere katılan kardeşiydi. Köyde durmamış, yaşı daha tutmamasına rağmen askere yazılmıştı. İbrahim ne kadar karşı çıksa da bu mesafeden etkisi pek büyük olmamıştı. Mehmet bir an durdu. Bir şey söylemeden uzunca bir kısım okudu mektuptan. Yüzü asılmıştı. Kaşları çatılmış ama sinirden olmadığı çok açıktı. Kötü bir haber olduğunu herkes anlamıştı.
-Ne oldu abey kötü bir şey mi var?
-…
-De hele abey meraklandırma beni, ne olmuş? Anama babama bişey mi olmuş?
-Yok İbo anan baban iyiler. Ama…
-De hele kurban ama ney?
-Kardeşin İbo. Din için, vatan için can verene “öldü” denilmez. Şehid olmuş kardeşin.
Herkes bir anda susmuştu. Artık normal olması gereken, sayısız defa haber aldıkları bu olay hala hepsini hüzne boğuyordu. Sayısız arkadaşlarını defnetmişlerdi ama alışılamıyordu bunlara. Hem de mektup ile bu haberi almak, bu günlük yaşamlarına dahil olan haberleri mektuplardan almak, hepsine ayrı bir dokunuyordu. İbrahim duraksadı, gözleri doldu.
-Vay be Gado. Gadom gitti ha. Daha ufacıktın be Gadom. Nereler gittin. Demiştim sana demi, daha küçüksün diye, daha sana gelmez diye. Vay be Gadom.
-Sağlam kal be İbo. Dini için vatanı için can verdi. Dah büyük mertebe var mı?
-Doru diyosun da abey. Ben köyden ilk asker için çıktım. Tabi şehre gitmişliğimiz vardı ama, kalamazdık fazla. Hep yabancı gelirdi. Gadom bi kere gelmişti bizle. Korkmuştu, “daha da gelmeyelim abey” demişti. Bana “köyünde ne vardı?” desen, Gadom vardı derdim. Yetmezmiydi? Yeterdi elbet. Sonra geldiler. “Vatan için lazımsın” dediler. “Sen gelmezsen onlar gelir” dediler. Anama baktım, babeye baktım. Ama en çok Gado’ya baktım. Vatan demek Gado demekti. “Gelmesinler, gelemezler” dedim. Onlar için, Gado için ben geldim. Şimdi bu bitse ne olacak abey? Gadom yokki. Gadom olmayınca köyüm köy değil, toprak toprak değil. Dedim ya “vatan için” dediler, ben "Gadom için” dedim. Şimdi o yoksa nem var? Ben en uzak şehre gitmiş idim. Şimdi “bura nere?” desen bilmem. “Daha gelir misin?“ desen, gelmem. Ben kimse gelmesin, Gadoma dokunmasın deye geldim buraya, döndüğümde aney olsun, babey olsun, Gadom olsun diye geldim. Şimdi dönsem Gadom yok.E nem kaldı abey?
İbo anlatırken ağlıyordu. Sadece kendisi değil herkesin ağlamasını sağlıyordu. Herkes düşünüyordu, dönünce bulmak istedikleri, korumak için geldikleri olmasa, dönmek neye yarayacaktı ki? Rıfat dolu gözlerini kaçırdı. Gökyüzüne baktı. Rahatlamak istedi ama olmadı. İbrahim’in anlattıklarından sonra nereye baksa Adem’i görüyordu. Derken İbrahim bir soru sordu.
-Nerde olmuş Memed abey?
-Galiçya’da.
İbrahim durdu. Şaşkın şaşkın baktı Mehmet’in yüzüne. Savaşta bir yerlerin ismini duymuş, öğrenmişti ama…
-Benim kardeşim bi kere şehre indi korktu, döndük. Şimdi sen okumuş adamsın bilirsin Memed abey. Galiya mıdır nedir, orası neresi ki? Benim Gadom orda ne yapar, kimin vatanını korurdu orda?
Herkes sustu, dolu gözlerini kaçırdı. Mehmet cevap veremedi, sadece yüzüne baktı İbrahim’in, sadece bakabildi dolu gözleriyle. Bir şey diyemeden, sadece baktı, ağlayan İbrahim’e…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder