11 Ekim 2011 Salı

Nefret tohumu: Rıfat (2)

(…)

Köy meydanından önceki son dönemci koşarak döndü. Köyün camisi ilk olarak bu dönemeçten sonra görülür, heybetli bir biçimde karşısına çıkardı insanın. Yolun bu kısmını hep sevmişti. Ama bu sefer bunu düşünmedi. Caminin yanındaki dar yola girdi. Hızlıca yerdeki su yoluna basmadan ilerlemeye çalıştı. Aklında hep “daha hızlı” olabilmek vardı. Mezarlığın yanından geçerken her zamanki alışkanlığı ile o tarafa bakmamaya çalıştı. Mezarlığın ucuna geldiğinde artık evini görebiliyordu, ama ne kadar hızlı koşarsa koşsun, sanki hiç yaklaşamıyormuş gibi hissediyordu. “Daha hızlı olmalıyım, daha hızlı olmalıyım” düşünceleri ile çamurlu, toprak yolda koşuyordu. Lastiklerine takılan çamur sonunda bir tanesinin ayağından çıkmasına neden oldu. Almak için durmadı bile, arkasına dahi bakmadı. Artık evine varmıştı neredeyse. Hızlıca camlara doğru baktı, kimseler yoktu. Her zaman olduğu gibi yandaki alçak duvarın üzerinden atlayarak ön bahçeye doğru ilerlemek istedi. Fakat duvarın hemen ardındaki ceviz ağacının dallarına omzu çarptı. Sert bir biçimde yere düştü. Garip bir biçimde acı hissetmiyordu. Sadece uzunca bir yolu bu kadar hızlı koşması yüzünden nefes almakta zorlanıyordu. Şu an için hissettiği tek acı buydu. Hemen doğrulmak istedi. Biraz kalkmıştı ki gözleri karardı. İlk defa böyle bir şey geliyordu başına. Şaşkın biçimde tekrar yere doğru devrildi. Gözlerinin seçebildiği kadarıyla karşısına birisi gelmişti. Kim olduğunu çıkartamıyordu, sadece bir karartı görüyordu. Yanına kadar geldi karartı, eğildi ve…

-Bir gün bir tarafını kıracaksın, işte o gün “oh oldu” diyecem sana Adem!

Gözleri tekrar eski haline geldiğinde, Adem, kollarından tutup kaldıran ablasını gördü. Hala zor nefes alıyordu. Buna rağmen her zaman ki gevezeliğiyle konuşmak için can atıyordu.

-Geçtim bu sefer geçtim. Bak hala gelemedi, o kadar hızlı koştum.
-Lastiğinin teki nerde?
-Bilmem, düşmüş. O kadar hızlı koştum işte, lastik bile düştü ama ben durmadım.
-Nerde bulacaz şimdi lastiğini? Gez bakalım çıplak ayak aklın başına gelsin.

Bahçenin kapısı açıldı o sırada. Bir elinde tüfeği ve vurduğu kuşlar, diğer elinde ufak bir lastikle Rıfat belirdi kapıda.

-Burda lastiği. Çıplak ayak gezilmez, lastik hep ayağında olacak, tamam mı Adem?
-Tamam, ama ben yendim. Söz vermiştin. Hayde gidelim karayemiş toplamaya.
-Dur hele bir Adem. Ter içindesin hiçbir yere gidemezsin. Önce şu üstünü başını çıkaralım hasta olacaksın. Sonra ne karayemiş ne de başka bişey yiyemezsin bak. Çarşıya doktora götürürüm seni, bırakırım orda. Ona göre…
-Ama abim söz verdi. Kazanırsam karayemiş toplayacaz dedi.
-Ablan doğru söylüyor Adem. Önce üstünü başını değiş, sonra gideriz.
-Yüz verme şuna bu kadar Rıfat.

Hep beraber evin önüne doğru yürümeye başladılar. Adem’i, abisi omzuna almıştı. Adem hala konuşuyordu fakat bu, herkes için sırada bir durum olduğundan artık kimse dinlemiyordu. Sadece bir ses haline geliyordu Adem bir süre sonra.

Rıfat elinde ki kuşları Fatima’ya uzattı. Fatima her zaman olduğu gibi kuşları alıp evin önündeki yüksek betona koydu. Ayaklarındaki bağları çözdü. Bu sırada içerden Fatima’nın kızı Elif çıktı. Her zaman olduğu gibi sessizce annesinin yanına kadar gelip yere çömeldi ve annesinin kuşların tüylerini yolmasını izledi. Elif’in babası savaşta öldükten sonra annesi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamışlardı. Elif fazla konuşmasa da insanın içini ısıtan bir gülümsemesi vardı her zaman. Gözlerine baktığında insanın içini bir sıcaklık kaplardı.

Rıfat, tüfeğini bırakmak üzere kilere doğru gitti. Adem her zaman olduğu gibi yine peşindeydi. Abisinin tüfeği duvara asışını izledi. Kurşunları koyduğu yere baktı. Rıfat, Adem’in kendisini izlediğini hissetmişti.

-Üstünü değişsene Adem.
-Abi bi kere tutayım şu tüfeği nolur…
-İzin vermeyeceğimi biliyosun Adem. Daha çok küçüksün. O zaman da…
-Gelecek bir gün… Yine aynı şeyi diyosun. Senin yüzünden hep çocuk kalacam. Hiç büyümeyecem.

Rıfat, Adem’in yanına kadar gitti. Adem, arkasını dönmüş dışarı bakarak suratını asıyordu. Rıfat yere çömeldi. Adem’in omzundan tuttu. Kendine doğru çekti. Kafasını kafasına dayadı.

-Sana söz yeterince büyüdüğünde, birlikte ava çıkıcaz. Balığa gidicez. Silahı da sen taşıyacaksın, ağı da sen toplayacaksın. Sonra yaylaya çıkacaz. Orda da avlanıcaz. Dereden balık tutucaz. Vurduklarımızı sen temizleyeceksin, balıkları sen hazırlayacaksın. Ateşi sen yakacaksın. Kocaman bir bıçak yaptıracaz sana. Hep üstünde olacak. İstediğin zaman kullanacaksın. Hep beraber gezicez. Uzanıcaz çimenlere. Saatlerce havaya bakıcaz. Sen bana anlatacaksın, ben de sana. Her gün şelalenin oraya yüzmeye gidecez. Yiyemeyeceğimiz kadar karayemiş alıcaz yanımıza. İnadına hepsini yiyecez. Ertesi gün bir daha toplayacaz, bir daha yiyecez.

Adem’in yüzü gülmeye başlamıştı. Gözlerini kısmış, karayemişleri düşünüyordu. O sırada abisi kafasının tepesinden tuttu, kendisine doğru çevirip gözlerinin içine baktı. Saçlarını okşayarak

-Ama şimdilik kusura bakma Adem efendi, o zaman da gelecek bir gün.

Adem’in yine yüzü asıldı, ama abisinin anlattıkları çok hoşuna gitmişti. Fazla kızamadı. Hızlıca abisinin sırtına çıkıp, boynuna sarıldı. Abisinin sırtında, birlikte çardağın oraya kadar gittiler. Bu sırada annesi kapıdan Adem’i gördü.

-E kör olma sen Adem, o ne hal. Çabuk gl buraya banyoya gir. Rezil etmişsin yine üstünü, başını.
-Ya banane ya, akşama girecem. Hem abimle karayemişe gidecez. Yine kirlenir ki üstüm.
-Gel dedim çabuk, getirtme beni oraya Adem…

Rıfat yine Adem’i tuttu.

-Biz evin erkeği olarak ne yapmıyoduk Adem? Anneleri üzmüyoduk, hadi bakalım laf dinle.

Adem söylenerek içeri doğru yürümeye başladı. Yanlarından geçerken Elif, Adem’in yüzüne yine o sıcacık gülümsemesini yolladı. Adem önce duraksadı, sonra dilini çıkartıp yoluna yine söylenerek devam etti.

-Tabi yıkanacak olan o değil, anca gülüyo, hep gülüyo. Ben onca işimin arasında birde banyo yapacam. O sadece oturuyo, hep gülüyo…

Rıfat çardaktaki sedire oturdu. Yavaş yavaş kararan hava ile birlikte karanlığa gömülen, uzaklardaki denize doğru baktı. Yıllarca ayrı kalmıştı buralardan, döndüğünde bir tek kendisi değişmişti. Geriye kalan her şey aynıydı. Sonunda kendisini ait hissettiği yerde, uzakta olduğu yıllar boyunca hayal ettiği manzaraya bakıyordu. Hayatının geri kalanını yanında sevdikleri ile geçirmek istediği yer, zamanı geldiğinde hayata gözlerini yummak istediği yerde oturmuş, denizin tamamen kararmasını seyrediyordu. Burada ölmek için bütün savaşlardan canlı çıkmıştı. İstediği yerde ölmek için savaşmıştı.

Çardağın arkasından, ağaçların arkasından ayak sesleri duydu. Kafasını çevirdiğinde “hark” dedikleri, su yollarını açmaktan gelen babasını gördü. Babasını her görüşünde hala yeniden karşılaşmış gibi hissediyordu. Çocukluğunda babası yanında değildi. Nesilleri boyu süren savaşların kendisinden önceki savaşçısıydı babası. Ama anlam verememişti babasının gidişine. Kendisi de yıllarca savaşlardaydı ama savaşa gittiğinde bir çocuğu yoktu. Bir karısı yoktu.  Babası gibi arkasında bir eş ve iki çocuk bırakmamıştı. Ona göre bir çocuk babasız büyümemeliydi. Daima “baba” diyebileceği birisi olmalıydı yanında. Bu yüzden babasına karşı hep bir kırgınlığı vardı. Ama çocukluğu dışında yaptıkları için saygı duyar ve minnet beslerdi kendisine.

Hava iyice kararmıştı. Yemek vakti gelmiş, hava soğuk olmadığından çardakta yemek yemeye karar vermişti ev halkı. Sofrada ana yemek, Rıfat’ın vurduğu kuşlardı. Annesi, Fatima ve Elif sofrayı kurmuşlardı. Adem yine koşarak gelip Rıfat’ın yanına oturmuştu. Annesi:

-“Ellerini yıkadın mı Adem?” diye sordu.
“-Yıkadım” diye cevapladı Adem ama her yalan söylediğinde olduğu gibi kafasını önüne eğmişti.
“-Yalan diyo nine yıkamadı” dedi Elif.
“-Hadi bakalım önce ellerini yıka, sonra sofraya gel Adem.” dedi annesi.

Adem sofradan yine söylenerek kalkarken sinirli bir bakış attı Elif’e. Yanında geçerken saçını çekmeyi de ihmal etmedi. Elif bağırarak kalktı ve Adem’in eline vurdu. Fatima:
-Yeter bak sofrada da kapışmayın artık
-Ama yalan söyledi o da. Ben banyo yaptım bi kere. Ellerim temizdi.
-Yalan söylüyo anne. Banyodan sonra karşıdaki karayemiş ağacına gitti.
-Hiçte bile sen yalan söylüyosun, yalancısın işte…

Bu sırada çardağın yanındaki merdivenlerden tok bir ses duyuldu.

-Adem! Bir daha bu evde kimseye yalancı dediğini duymayacam ona göre. Hele kendinden büyüklere saygısızlık yaptığını hiç duymayacam. Hadi sana ne dendiyse git onu yap hemen sofraya gel.
Babasının söylediklerini adeti üzerine söylenerek yapmaya gitti Adem. Faik Efendi sofraya geçti, Rıfat’ın yanına oturdu. Her zaman olduğu gibi yemeğin önüne gelmesini beklemeye başladı. Bu sırada Rıfat ile muhabbet etmeyi de ihmal etmedi.

-Gittikçe asi oluyo. Yaramazlaşıyo. Tıpkı senin gibi.
-Benim nasıl olduğumu biliyor muydun o yaşlarda?
İstemsiz gülümsedi Faik Efendi.
-Her zaman haberini alırdım annenden. Ben sana nasıl Adem’i anlattıysam, annen bana seni anlattı her mektupta.
-Görmeden bilinmiyormuş. Ben bunu öğrendim.
-Doğrudur. Ama sevdiklerini bırakıp gitmenin ne demek olduğunu da öğrenmişsindir. Hala bana kızgın olsan da belki biraz da kendine kızgınsın.
-Ben kimseyi sahipsiz bırakmadım. Sen vardın. Sen gittiğinde ben daha çocuktum başımızda kimse yoktu. Bir tek Adem… Adem gitmeden olsaydı eğer, bilseydim… O zaman gitmezdim. Ne olursa olsun gitmezdim. Ama onun içinde sen burada oldun. Benim için olmadın ama Adem için vardın. O yüzden sana bir kızgınlığım yok. Hatta minnet duyuyorum. Kendime ise acıyorum.
-Ama hala milislere katılmak istiyorsun. Şimdi arkanda bırakacağın kimse yok mu?
-Bu sefer farklı… Gidip başka yerlerde savaşmayacam. Kendi evimi savunacam.
-Kendi evine savaş getireceksin.
-Zaten gelecekler.
-Geldikleri zaman savaşırsın. Kimseyi kapına çağırmaya gerek yok. Ben savaş size gelmesin diye gittim. Sen şimdi savaşı eve getireceksin. Ben sen savaştan uzak ol diye gittim, sen şimdi Adem’ getireceksin savaşı. Savaşı bu kadar içinden yaşamış bir insan, neden en sevdiklerini o ateşin içine atmak ister? Hep döneceğin günü bekledik. Eminim sen de döneceğin günü iple çekmişsindir. Ama eğer savaş buraya gelirse bunun dönüşü yok. Birilerini kaybedersen geri getiremezsin. Ne kadar iyi savaştığının ya da ne kadar güçlü olduğunun bir önemi yok. Toprak altına yolladıklarının yanında olamazsın. Bu dünyada ki en uzak yer bu toprağın altıdır. Oraya giden olursa bir daha göremezsin. Bu kötülüğü sevdiklerine neden yapmak istiyorsun?

Sinirlenmişti Rıfat. Hayatının bundan sonra ki döneminde hep sevdikleri için yaşamaya karar vermişti. Yaptığı her şeyi onları korumak için yapmaya, yanlarında olmak için yapmaya yemin etmişti. Böyle bir suçlamayı kabul edemiyordu. Ani bir hareketle ayağa kalktı.

“-Ben yemeyecem, tokum” dedi.
“-Ama oğul hiçbişey yemedin, ne oldu şimdi?” dedi annesi.
“-Aç değilim anne” dedi ve yürümeye başladı. Adem’in arkasından “abi” diye seslenişini bile duymamıştı.

Bahçenin aşağısındaki meyve ağaçlarının yanına kadar gitti. Tabakasından bir sigara çıkarttı. Karanlık denize doğru bakmaya başladı. Tek tük görülen, balığa çıkmış takaların ışıkları görülüyordu sonsuz karanlığın içinde. Sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekti. Sigaranın ucunda ki ateşe baktı. Babasının söylediklerini düşündü. Gerçekten savaşı evine getirebileceğinden korktu. Savaşın ne demek olduğunu biliyordu ve kimsenin o dipsiz kuyuya düşmesini istemezdi. Hele sevdiklerinin, hele Adem’in… Yanaklarından yine yaşlar süzülmeye başladı. Ağaca dayandı. Aklında savaşta yaşadıkları geliyordu. Kurtulmanın imkansız olduğu anılar. Unutmak için her şeyini feda edeceği anılar.

Gücü tükendi, dayandığı ağacın yanına çöktü. Kafasını kaldırdı, yaprakların arasından görülen yıldızlara bakarak yaşadığı cehennemi hatırladı. “Bütün yıldızlar kaybettiğim bir arkadaşım olsa, gökyüzü yetmezdi onları taşımaya” diye düşündü. Bu kadar güzel olan bir şey nasıl olurda bu kadar kötü anıları canlandırabilirdi ki? Bakmaya devam etti yıldızlara, her birine bir isim koyarak, yıldızlara baktı, baktı, baktı…

-------------------------------------------------0--------------------------------

Silah sesleri kesilmişti. Artık sadece sessizlik vardı. Biraz önce ki gürültülerden eser kalmamış, rüzgar bile bir kenarda saklanıyor, yapraklar kımıldamıyordu. Rıfat Gözündeki yaşlar kuruyana kadar baktı gökyüzüne. Artık hiçbir şey düşünmüyordu. Sadece gökyüzüne bakıyordu. Hatta silah seslerinin kesildiğini bile fark etmemişti. Sadece gökyüzüne bakarak mutlu oluyordu. Her sıkıntıdan kurtulmaya çalıştığında yaptığı gibi…

Yeterli zamanın geçmiş olduğunu düşünmüş olacak ki tekrar rüzgar çıktı. Yapraklar sessizliği bozmak için hışırtılar çıkartmaya başladı. Rıfat yüzüne çarpan rüzgarla kendine geldi. Neler olduğunu en baştan algılamaya çalıştı. Algıladığı an gözleri tekrar doldu. Dizinden destek alarak ayağa kalktı. Tüfeğini yerden alıp tekrar koşmaya başladı. Yine kalbini bir korku saldı. Yine ters tarafa koşmak istiyordu, yine ikilemdeydi, yine, yine, yine… Bu sefer ki korkusu daha büyüktü. Çünkü artık ne olduğunu biliyordu. Önceden de biliyordu fakat ısrarla kondurmak istemiyordu. “Başka bir sebebi olmalı” diye düşünüyordu gelenlerin. Ama silah sesleri bütün şüpheleri yıkmıştı. En korktuğu şey başına gelmişti. Ama hala bir umut olacağını düşünüyordu. Babası köydeydi. Genç erkeklerin çoğu yoktu belki ama babası köydeydi. Küçükken “babam yanımda olsa her şeyi halleder” diye düşünürdü. Bu sefer babası yanlarındaydı. Evdekileri korumak için oradaydı. Belki saklanmışlardı, belki de onun evine gitmeden dönmüşlerdi. Normal bir zamanda son düşündüğü şey yüzünden kendinden tiksinirdi ama şimdi böyle olmuş olması için dua bile ediyordu. Bencillikti yaptığı ama başka bir şey düşünemiyordu.

Ağaçların arasından çıktı, köyün yoluna girdi. Camiden önceki son dönemecin orada kendisine siper alarak durdu. Korku dolu gözlerle kafasını uzatıp caminin oraya doğru baktı. Kimsecikler yoktu. Ama ortada koyu bir duman vardı. Büyük ihtimalle yanan evlerden geliyordu. Biraz ilerlediğinde haklı olduğunu gördü. Camiinin yanındaki evler yanıyordu. Ama ateşin çatırtılarından başka ses yoktu ortada. Camiinin bahçe kapısına doğru yaklaştı. Camiiden de dumanlar çıkıyordu ama şimdi ateşi söndürmek için uğraşamayacaktı. Zira camiinin avlusunda korktuğu senaryonun başlangıç manzarası ile karşılaştı. Birbirine bağlanmış insanlar, beyaz mermerlerin üstünü kaplayan kan… Elleri titredi tekrardan. Bağlanan insanları tanıyamamıştı, ama gidip bakmaya da niyeti yoktu. Büyük ihtimalle kurşun harcamamak için birbirine bağlamışlar, kafalarını birbirlerine dayamışlar ve birisinin kafasına ateş etmişlerdi. Savaştayken duymuş ama böyle bir insafsızlığı daha önce hiç görmemişti.

Daha fazla duramadı orada, camiinin yanındaki dar yola doğru koştu. Evine gitmek istiyordu. Azalan umutlarını tekrar canlandırmak istiyordu. Ailesini görmek istiyordu, canlı ya da cansız artık görmek istiyordu. Su yolunun yanından koşarken mezarlığın karşısındaki evden sesler geldiğini duydu. Birileri konuşuyordu. Bahçe kapısından iki kişi çıktı. İkisinin de arkası dönüktü Rıfat’a doğru. Kendi köylüleri değildi. Ellerinde tüfek ve bellerinde kanlı bıçaklar vardı. Sinirlendi Rıfat, dişlerini sıktı, artık elleri titremiyordu. Kaşlarını çattı, gözlerini kıstı, duygu olarak sadece sinir ve nefret kaldı bedeninde.

Tüfeğini kavradı, kabzasını omzuna yerleştirdi, parmağını tetiğe yerleştirdi. Üçüncü kişinin çıkmasını bekledi. Çok geçmeden beklediği kişi bahçe kapısından çıktı, yüzü Rıfat’a dönük bir biçimde durdu. Rıfat’ı gördüğü an da gözleri açıldı. Yüzü bir an da bembeyaz oldu. Rıfat, kaşları çatık bir biçimde sadece gözlerine bakıyordu. Fazla beklemedi, tetiğe bastı. Arkası dönük iki adam, sesten önce arkadaşlarını sol gözünden giren kurşunu gördüler. Refleks olarak arkalarına dönerlerken Rıfat çoktan ikinci kurşun için kurma kolunu ayarlamıştı. Sol taraftakinin sağ elinde bir tavuk budu vardı. Belli ki öldürdüğü insanların evinden karnını doyuracak bir şeyler bulmuştu. Adam öldürmek tahmin edilemeyecek kadar acıttırırdı insanı. Budu sağ eli ile tutup yiyor olması, sol elindeki tüfeği sağ eline alması için vakit geçeceğine işaretti. O yüzden elinde tüfeğinden başka bir şey olmayan sağdaki ilk hedef olmalıydı. Öyle de oldu. İkinci kurşun sağdaki adamın şakağından girdi. Bu sırada soldaki adam budu bıraktı ve sağ elini hızlı bir biçimde tetiğe doğru götürdü. Rıfat, yılların verdiği deneyim ile tüfeğin kurma kolunu oyuncakmış gibi, bir sanatçının ellerini kullanışına benzer bir biçimde ileri itti. Avuç içi ve parmaklarının uyumlu çalışması ile aynı hızla geri çekti. Tetiğe bastığı an, iki adet silah sesi duyuldu…

Soldaki adam tahmin ettiğinden daha hızlı bir biçimde elini tetiğe götürmüştü. Adam gözünün altına yediği kurşun yüzünden yere doğru yığılırken, Rıfat boğazına götürdü elini. Neyse ki adamın nişan almada ki çabukluğu, ellerinin çabukluğundan daha yavaştı. Ufak bir sıyrıktan başka bir yara verememişti bu üç adam Rıfat’a… Silah sesine çıkan başkaları olmadığına göre düşman konusunda şimdilik rahatlayabilirdi Rıfat. Eve doğru koşmaya devam etti. Artık dikkatli olma konusunda bir endişesi yoktu. Sadece eve varmak istiyordu. Karşısına ne çıkacağını artık biliyor gibiydi ama yine de gözleriyle görmek istiyordu.

Etrafı kontrol etmeden eve doğru koşmaya devam etti. Aslında kontrol etmesine gerek yoktu. Sokaklardaki kan her şeyi açıklıyordu. Gelenlerin işi bitmiş ve biraz önceki üç hovarda dışında, geldikleri yere dönmüşlerdi.

Koşarken evinin pencerelerine doğru baktı Rıfat. Duman yoktu. “Acaba” diye geçirdi içinden. Olabilir miydi? Bir an da yok olan umut tekrar doldu içine. Neden olmasın zaten. Babası evdeydi. “Babam varken kimse bize bir şey yapamaz” derdi hep, gerçekten de öyleydi galiba. Kendisi gibi yıllarca savaşmıştı koca Faik Efendi. Birkaç çapulcuya pabuç bırakacak değildi.

Bahçe kapısına doğru gitti. Tam elini uzatmıştı ki, kanlı bir eli izi gördü. Kanlı eller ile açılmış ya da kapatılmıştı kapı. Tekrar donakaldı Rıfat. Titreyen ellerle itekledi kapıyı. Yerde kan izleri vardı. Bahçeye doğru giden kan izleri. Yavaş adımlarla ilerledi, evin köşesinden bahçeye doğru baktı. Yıllarca savaşta ölümler görmüştü Rıfat, kendi elleriyle can almış, arkadaşları aynı ellerinde can vermişti. Onlarca defa yanındaki arkadaşları vurulup yere düşmüşlerdi ya da patlayan bir top mermisi ile parçalanmışlardı. Hepsini görmüştü Rıfat, daha demin üç adamı öldürmüş, ölülerinin üstünden geçmişti. Ama hiç birisi ile şu an yaşadıklarını kıyaslayamıyordu. Babası, Faik Efendi, bahçenin ortasında, boynu kesilmiş biçimde yerde yatıyordu. Biraz ilerisinde, annesi, belli ki babasına koşarken vurulmuş yatıyordu. Beyaz yemenisi kana bulanmıştı. Evin önünde, merdivenlerin orada ise Fatima yatıyordu. Göğsünde bir kurşun ile yatıyordu. Ölüm bile güzel yüzünü bozmak istememişti sanki…

Bahçenin ortasında, kan gölünün önünde ayakta duruyor, donuk gözlerle yerde yatanlara bakıyordu Rıfat. Hareket edemiyordu, babasına, annesine, ablasına doğru gidemiyordu. Onların gelmesini bekler gibiydi. Gözlerinden yaş akmıyordu ama kalbi öyle bir acıyordu ki “sadece ölüm alı bu acıyı” diye düşündü. Azalmayan bir acıyla kaybettiklerine bakıyordu Rıfat. Babasının dediği gibi “artık geri getirilemeyecek bir yere gidenlere” bakıyordu. Azalması için bekliyordu acı ama azalmıyordu. Sadece acı vardı, sadece acı…

Tam o sırada bahçe duvarının yanındaki ceviz ağacını orada bir ses geldiğini duydu. Kesilmez dediği acı bir anda kesilmiş, yerine tarif edilemez bir nefret gelmişti. Biraz önce kan görmemek için dua eden Rıfat şimdi kan istiyordu. Kaşlarını çatmış, dişlerini sıkmıştı. Tüfeğini sıkıca tuttu, sesin geldiği yeri kafasında belirledi. Parmağını tetiğe götürdü, ani bir hareketle döndü ve silahı ceviz ağacına doğru doğrulttu…

(…)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder