Rıfat dayanamadı daha fazla, siperden çıkıp akşamları yattığı çukuruna doğru gitti. Ama aklında hala sorular vardı. “Neden buradayız?”. Herkesin bu soruya verilecek farklı cevapları vardı elbet. Ama hiç bir cevap tam bir tatmin sağlamıyordu. İbrahim’e sorulsa o soru “sevdiklerimi korumak için” derdi. Ama en sevdiğini koruyamamıştı. Yanında bile olamamıştı. Belki mezarını bile göremeyecekti bir daha. Rıfat’ın içini bir korku sardı. Adem’i düşündü, hiç görmediği Adem’i. Sadece mektuplarda anlatılan, kendisi için adeta bir masal kahramanı olan Adem’i…
Görmeden nasıl bu kadar sevebildiğini düşündü, kanından olması yeterli miydi sevmek için? Görmemişti, belki de hiç göremeyecekti ama sevebilme kapasitesinin bu kadar yüksek olasına şaşırıyordu her seferinde. Ve her seferinde yanında olamamaktan dolayı kızıyordu kendisine, ona bir şey olabileceği ihtimali korkutuyordu Rıfat’ı…Rıfat çukuruna vardı. İçine girerek kendisine gelen mektubu çıkarttı. Zarfı yırtarken her zaman yaptığı gibi eski mektupları düşünmeye başladı. Neler yazıldığını, neler yazdığını, hatırlayabildiği kadarıyla yeniden gözlerinin önünde canlandırıyordu.
“…
Dün Adem seni sordu yine… “Abimin kahramanlıklarını, ne kadar güçlü olduğunu anlatın” dedi. Uyumadan önce daima seni anlatmamızı istiyor. Her seferinde aynı heyecanla dinleyip uykuya dalıyor. Her gün arkadaşlarına seni anlatıyor. Seni görmeden, bu kadar sevebildiğini görmek, senin, onun yanında olamadığını görmek, içimi karartıyor Rıfat. Keşke büyüyebildiğini, her geçen gün nasıl sana benzediğini görebilseydin.
…
Bugün annen için Meryem Ebe geldi. Kanaması oldu ama bu sefer fazla uzun sürmedi. Artık alışmamız lazım herhalde oğul. Anneni bu halde görmek bile, buralarda olmadığım zamanlarda neler çektiğinizin bir nişanı, azaplara sürüklüyor beni.
…
Rıfat. Gittiğin için seni suçlamıyorum, o durumdayken savaş olmasa bile gidebilirdi bir insan. Ama senin şanssızlığın kardeşim, bir savaşın olmasıydı. Gitmek için daha büyük bir bahane olamazdı sanırım. Sen zaten daha gitmeden büyük bir savaşın içindeydin. Ayrılığın ne demek olduğunu daha gitmeden anlamıştın. Hayat bu evde en çok senin üstüne oyunlar çevirdi. Sevecek birisini aradın çocukken, bulamadın. Sevecek birisini buldun, izin vermediler. Fakat hala düşünmeden edemiyorum. Keşke Elif için burada kalabilseydin, daha önemlisi, keşke Adem için burada kalabilseydin.
…
Şimdi sen yoksun, Fatima burada, baban burada, Elif burada ve her geçen gün seni biraz daha hatırlatan Adem burada ama sen yoksun ya oğul, hep bir eksikliğim var. Kendime kızarım hep, sevgim yetmedi oğluma diye. Sevemedim mi ben seni oğul? Yetmedi mi sevgim? Keşke burada olaydın be Rıfat’ım, senin yerin dolmuyor be aslan oğlum.
…
Ben senin yanında olamamıştım küçüklüğünde, babasız büyümenin ne kadar zor olduğunu sen anlatmıştın bana… “Onun yanında ol, o babasız kalmasın” dedin, ama bana her “baba” diye gelişinde içim sızlıyor. Bana “baba” derken zorlanmanı hatırlamak, acısını katlıyor. Her seferinde yanında olamayışımın acısını hissettiriyor. Gidişinin, benden istediklerinin acısı her seferinde daha da katlanıyor. Çünkü ben sana bunları veremedim oğul, zamanında olamadım yanında. O, yokluk çektiğiniz zamanlarda yanınızda olup destek olamadım. Köye dadananlardan, size yaptıklarından korumak için yanınızda olamadım. Emin ol, nefes aldığım her an bunun acısını hissediyorum oğul.
…
Elif’imi sormuştun geçen mektubunda. Dayısını özledi sadece. Babasını kaybettiğinden beri fazla konuşmaz oldu biliyorsun. Ama dayısının yanına geldiğimizden beridir iyiydi. En son sende gidince yine içine kapanmıştı yavrucak. Ne zaman ki Adem aramıza katılana kadar. Artık Adem ile zaman geçiriyor. Annemin yanından ayrılmıyorlar. Hep bir kavga halinde gibiler ama kavga ettikleri her andan keyif aldıkları belli. Bana, senle beni hatırlatıyorlar. Elif’in, Adem’e sevgisi, benim sana sevgim gibi diyebilirim. Sadece Adem için değil, keşke Elif içinde burada olabilseydin diyorum. Babasının yokluğunu bir nebze olsun doldurabilen bir tek sen vardın.
…
Gittiğin günden beridir annenin üzüntüsü bir gün bile azalmadı. Adem’i hep seni sevdiği gibi seviyor. Senin kıyafetlerin ile büyütüyor. Ama gücü azalıyor gibi… Sana haber etmek ne kadar doğru bilmiyorum ama senin döneceğin günü bekliyor.
…
Seni düşünmediğim bir gün bile geçmiyor oğul. Zamanında babanı beklerdim, yanımda sen vardın, Fatima vardı. Hep bir güç verirdiniz bana. O günler geçti oğul. Geride kaldı yaşadıklarımız. Ne olduysa ben unuttum, sen hiç unutmayacak olsan bile unuttum ben. Çünkü sen vardın. Ne yaşadıysam, o dönem neler geldiyse başıma, ne kadar utandıysam yaşadıklarımdan, hepsi geride kaldı.
…
Ama nereden bilecektin sevgili kardeşim. Babasızlığın acısını senle ben çektik. Elif’imin o acıyı yaşadığını görmek bana acıların en büyüğünü yaşatıyor. Ama senin ona gösterdiğin sevgi ve daha gitmeden burayı evi gibi görmesini sağlaman sana karşı minnetimi anlatamayacağım kadar yükseltti, emin ol kardeşim. Adem için söylediklerin ve yaptığın, her mektubunda babama yalvarışın, onun senin gibi, benim gibi, Elif’im gibi büyümemesini isteyişin, senin kalbinin yüceliğinin bir kanıtıdır sevgili kardeşim.
…
Meryem Ebe nerdeyse her gün gelip bakımını yapıyor. Kanamaları son zamanlarda artmıştı. Senin mektubunu okuduğumuzdan beri daha iyi oldu gibi. Senden gelen haber ile iyi olduğunu öğrendiğinden beri azaldı ağrıları. Gününün çoğunu Adem ve Elif ile geçiriyor. Yanlarından ayırmıyor bir dediklerini iki etmiyor. Benim gibi, o da senin sağ salim döneceğin günü bekliyor.
…
Elif’in, en çokta Adem’in sana ihtiyacı var. Biz iki yaşlı, bize bıraktığın yükün altına girebilir miyiz bu yaşımızda? Başımızda güçlü bir er olmadan yetebilir miyiz? Senin geçtiğin yollardan geçmesin diyorsun ama, ben hasta halim ile, baban bu yaşlı hali ile yetebilecek miyiz?
…
Allah seni bizden ayırmasın, sağ salim evine dön kardeşim. Emin ol hepimizin buna ihtiyacı var. Tıpkı, eskiden, o zor dönemlerde, babamızın yanımızda olmadığı okara dönemlerde ki gibi, bizi çekip çevirmene ihtiyacımız var kardeşim.
…
Ama sen istedin madem oğul, ben sana bir baba olmadım madem, Adem dediğin gibi babasız kalmayacak sana söz oğul. Ben, anlattığın acıyı bir daha kimseye yaşatmayacağım söz sana.“Dönmem” belki dedin ama biz hep seni bekleyeceğiz. Dayısını özleyen Elif’i, seni görmeden, sanki hissedermişçesine seven Adem’i göreceğin günü bekleyeceğiz oğul.
…”
“Rıfat ağabey;
Ben Adem. Ben yazamıyorum ya, babam yazıyor o yüzden bu mektubu. Yemin ettirdim, her dediğimi yazacak. Hep onlar yazdı, “senden haber veriyoruz” dediler ama olsun, ben de istedim yazmak. Ama yazamıyorum, o yüzden babam yazıyor. Sen, ben doğmadan önce gitmişsin savaşa. Ben seni hiç görmedim ama hep anlatıyorlar seni bana. Sen en güçlüymüşsün ya köyde, hani tek başına her şeyi yapabilirmişsin ya. İşte ben de gidip arkadaşlarıma anlatıyorum. Ama en çok Ziya’ya anlatıyorum. Ziya benim en iyi arkadaşım. Beraber hep karayemiş toplamaya gidiyoruz. Hepsini paylaşıyoruz. Bazen Resul’ler de geliyor. Bir sürü arkadaşım var benim burada. Reşit var, Hüseyin var, Cihan var, Mehmet var, Davut var. Bir sürü arkadaşım var. Oyunlar oynuyoruz hep. Bazen güreşiyoruz. Ama ben yeniliyorum. Hep değil, bazen. Senin gibi olayım, beni de anlatsınlar istiyorum, ama olmuyor. Olsun, ama ablam diyor ki, bir gün senin gibi büyüyüp, herkesi yenebilecekmişim. Ben, hem senin gibi güçlü olmak, hem de senin gibi iyi nişancı olmak istiyorum. Bayramlarda her nişan yarışmasında nasıl birinci geldiğini biliyorum. Baççi düzlüğüne gidişimizde her bayram, yine yapıyorlar nişan yarışmasını. Herkesin abisi katılıyor, babası katılıyor. Ama sen yoksun, babam da yaşlı olduğundan biz izliyoruz. Sen gelince katılırsın değil mi abi? O zaman belki ben de büyümüş olurum, seninle birlikte katılırız. Güreşte de iyiymişsin, sadece babam, ablam değil, köydeki herkes söylüyor bunu. O zaman ben de “o benim abim” diyorum. Köyde bazen avlanmaya gidiyorlar, babama çok söylüyorum gidelim diye ama artık yaşlanmış babam. “Rıfat gelince beraber gidersiniz” diyor. Keşke burada olsaydın ve bana öğretseydin her bildiğini. O zaman beraber giderdik avlanmaya. Ama babam da çok şey öğretti bana. Mesela, bağ yapmayı öğretti, kapan kurmayı öğretti, bahçede erkeklerin neler yapması gerektiğini öğretti. Çok şey öğrendim. Zaten babamı da köyde herkes biliyor. “Gazi Koca Faik Efendi” diyorlar. Ben de seviniyorum öyle olunca, babam kahramanmış ya. Hem babam, hem abim kahraman diye. Evde bazen sıkılsam da Elif var, oyunlar oynuyoruz. Ama o kız olduğundan, bizim oynayacağımız oyunların bazılarını bilmiyor. Ama olsun, yine de seviyorum ben Elif’i. Annem ikimizi birden yemeğe oturtur hep. Elif, çok konuşmaz ama öyle güzel gülümser ki, bir görsen abi. Ama sen onu görmüşsündür herhalde. Annem, hastalandığı zaman ikimiz bakmaya çalışıyoruz Elif’le. Ebe geldiğinde hep biz ona bir şeyler getiriyoruz. Annem, hastalandığında beni severken, seni özlediğinden Rıfat’ım diye seviyor bazen. Çok hastalandığı zamanlar seni sayıklıyor. Ben zaten sana benziyormuşum. Köyde herkes öyle diyor. Sen savaştan döndüğünde bana da senin gibi güçlü olmayı, senin gibi nişan almayı, avlanmayı öğretirsin değil mi abi? Beraber karayemiş toplamaya da çıkarız. Köydekiler bittiğinde, yukarılardaki ağaçlarda yeni yeni oluyorlar. Ben hepsini biliyorum. Çok yiyorum ben karayemişi, çok seviyorum ondan. Sen de seversin değil mi abi? Gelince toplamaya gideriz değil mi?
…”
Kendi yazdıkları arasında ise aklında en çok kalan kısımlar her an düşündüğü, babasına yüz yüze söylemek için can attığı kısımlardı.
“…
Burada her yıldızda siz varsınız. Önceden de uzaktaydık, çocukluğumda yoktun ama bu sefer ayrı oluyor. Uzakta olmanın nasıl olduğunu anlıyor insan. Yokluğunun bize olduğu kadar sana da acı verdiğini anladım. Gidişin hala anlamadığım, kabullenemediğim bir durum, ama senin de sıkıntı çektiğini gördüm. Nasıl zor olduğunu gördüm. Uzaklık iki taraf için de bir azap, ama bunu yenebilecek yaşta olmak tek teselli. Bizim yaşadıklarımızı bir daha kimseye yaşatmayalım baba. Adem yaşamasın, benim yaşadıklarımı. Senden ne istediğimi biliyorsun Faik Efendi, o eve babalık yap. O evde bir “baba” olsun artık. Herkes için. Adem, “baba”nın ne demek olduğunu bilsin.
…”
Tam mektubu okumaya geçecekti ki bir silah sesi duydu. Hemen arkasından askerlerin bağrışmalar arasında yerinden doğruldu. Silah sesleri artmıştı. Tüfeğini aldı ve seslerin geldiği yere doğru diğer askerlerle birlikte koşmaya başladı. Bir öncü birlik ağaçlar arasından ateşe başlamıştı. İlk gördüğü sipere girdi. Ağaçların arasındaki karartılara doğru nişan aldı ve tetiğe bastı.
******
Silah sesi yankılar ile yavaşça kesiliyordu. Ceviz ağacının yaprakları rüzgarla hareketlendi. Rıfat’ın gözleri açılmış, korkuyla karşıya bakıyordu. Ateş etmeden elleri titremişti, hala titriyordu. Azalmadan, artarak devam ediyordu. Tüfeği yavaşça indirdi. Korkak adımlarla ilerlemeye başladı ceviz ağacına doğru. Tüfeği bıraktı, adımlarını hızlandırıp ceviz ağacının yanında korkmuş gözlerle bahçedeki kanlı manzaraya bakan Adem’in yanına doğru gitti. Adem, Rıfat’ın sözünü dinlememiş, silah seslerini duyduğu an, kendini en güvende hissettiği yere, evine doğru koşmaya başlamış ve her zaman yaptığı gibi ceviz ağacının yanındaki duvardan atlayarak girmişti bahçeye. Eve gelene kadar gördükleri korkudan titremesine neden olmuştu, fakat bahçede gördüklerinden sonra kaskatı kesilmişti. Annesine, babasına, ablasına bakıyordu. Hiç bir şey diyemiyordu, hareket edemiyordu. Rıfat’ın tüfeğinden çıkan kurşunun birkaç parmak yanına gelmesini bile anlamamıştı, tüfeğin sesini duymamıştı. Kaskatı kesilmiş bahçeye bakıyordu Adem. Rıfat, Adem’i tuttu. Kafasını göğsüne yasladı. Son an da Adem’i göremeyip, elleri titremeseydi ne olabileceğini düşündükçe, Rıfat korkudan deliye dönüyordu. Her şeyi unutmuş Adem’e sarılıyordu. Adem “baba” demek istiyordu, “anne, abla” demek istiyordu. Ama yapamıyordu. Sadece korkuyordu. Bazı geceler gördüğü kabuslar gibi olmasını istiyor, annesinin ya da babasının gelip onu uyandırmasını istiyordu.
Rıfat, Adem’i kucağına aldı. Kafasına omzuna bastırdı ve etrafa bakmasını engellemeye çalıştı. Evin içine girmek istiyordu ama evde ayrı bir kan gölüyle karşılaşmaktan korkuyordu. Elif’i görememişti. Artık “umut” Rıfat’ı terk etmişti. Her şeyin en kötüsünü düşünüyordu. İşte bu yüzden Elif’i evin içinde canlı olarak düşünemiyordu. Ama yapılacak en iyi şey Adem’i oradan mümkün olduğunca çabuk uzaklaştırmaktı.
Adem, Rıfat’ın kucağında eve doğru giderken son kez bahçede cansız yatanlara baktı. Bakarken kuşları düşündü Adem. Rıfat’ın vurduğu kuşları. Eve taşıdığı, kanlı, cansız kuşları. Onları taşırken hiç acı hissetmezdi Adem. Hiç suçluluk duymazdı. Çocuk aklıyla o anlardan utandı, üzüldü. “Onlarında çocukları var mıydı acaba?” diye düşündü. “Onların arkasından da böyle korkan ve yalnız kalan yavruları var mıydı acaba?” dedi içinden. İçeri girerken bugün gördüğü domuzları da düşündü. Yavrularını alıp giderken kendisine bakan büyük domuzun gözlerini gördü önünde. Bugün, “aile”nin ne demek olduğunu anladığı gün, hayatı boyunca unutamayacağı bir manzara ile öğrendiği gün olmuştu. Artık Adem’in kendini güvende hissedeceği bir yer kalmamıştı o küçücük dünyasında. Artık her yerde kan izi vardı. O bahçe duvarından atladığı an Adem çocukluğunu geride bırakmıştı.
Rıfat, Adem’i yatağına kadar götürdü. Yorganını üstüne örttü. Alnına bir öpücük kondurdu.
-Ne olur bu sefer sözümü dinle ve burada kal Adem. Ne olur benim için yap bunu.
Adem cevap vermedi. Ama gözlerinden Rıfat’ın sözünü dinleyeceği belli oluyordu. Kafasını cama doğru çevirdi. Aynı Rıfat gibi gökyüzüne baktı. Rıfat o an Adem’in ne kadar kendine benzediğini anlamıştı. Tıpkı kendisi gibi o da her şeyden kaçmak için gökyüzüne bakıyordu.
Rıfat bahçeye çıktı. Sanki ilk defa görmüş gibi içi titredi. Böyle bir manzaraya alışamazdı. Ama daha önemli bir işi vardı. Elif ortada yoktu. Etrafa baktı, ama ilk olarak nereye bakacağını bilmiyordu. Elif’i nasıl bulacağını bilemediğinden, korkuyordu. “Elif” diye bağırdı bir ses vermesi umuduyla. Ama “umut” çoktan gitmişti Rıfat’ın etrafından, evinden. “Elif” diye bağırarak etrafa dolanmaya başladı. Önce ahıra, sonra odunluğa aktı. Bahçede dolandı. Görebildiği her şeyin altına baktı. Evin içine girdi. Odaları gezdi, yatakların altına baktı. Bulamadıkça sinirleniyor ve huzursuzluğa kapılıyordu. Bahçe duvarının aşağı kısmına gittiğinde, dut ağacının yanında Elif’in yemenisini gördü. Yerde yabancı izlerin yanında duruyordu yemenisi Elif’in. Biraz önce Elif’i cansız bulmaktan korkan Rıfat şimdi yeğeninin, canının parçasının bedenini bile bulamamaktan dolayı sinirlendi, üzüldü. Belli ki Elif kaçırılmıştı. Ölüsünü bulsa annesinin yanına yatırırdı, kucağına verirdi ama şimdi bir mezarı bile olamayacaktı Elifinin. Uzaklara baktı Rıfat, sinirle baktı. Gözlerini kıstı, kaşlarını çattı. Yeğenini toprağa koymasına bile izin vermeyenlere acımak gelmiyordu içinden. “Nefret” dedikleri böyle bir şeydi kesinlikle. Rıfat nefretin ne demek olduğunu ancak bugün anladığını düşünüyordu.
Güneş bir gün önceki katliamı umursamaz bir biçimde gökte parlıyordu. Bir gün önce her evde atılan çığlıklardan eser yoktu. Rıfat camın kenarında durmuş, gökyüzüne bakıyordu. Bulunduğu odada yaşanan tartışmalardan uzaklaşmış, dışarının sessizliğini dinliyordu. İki gündür yaşananlardan uzaklaşmaya çalışıyordu. Köyün her evinden gelen çığlıklar, ölüleri toprağa verirken yaşananlar. Hatırlamak istemediği yeni anıları olmuştu. Hayatta kalanlar, saklananlar ve köy dışında olanlar işin “acı” kısmını daha yeni yeni üstlerinden atmaya çalışıyorlardı. Birden Rıfat kendisine seslenilmesiyle odaya döndü:
-Ne diyosun Rıfat, toplanmaya başlanmalı. Milislere haber edelim. Ortak olarak ilerlemek lazım.
Rıfat dışarı baktı tekrar. Yolun kenarında oturan Adem’i gördü. Adem’in neşeli halinden eser kalmamıştı. Ne gülüyor ne de bir şey ile uğraşıyordu. Gözlerini dikmiş camdaki abisine bakıyordu.
-Saldırı olduğunda zaten milislerin yanında toplantıda değil miydiniz?
-Yaraya tuz mu basacaksın Rıfat?
-Hayır, sadece burada olmadığınızda ne olduğunu hatırlatıyorum. Yine giderseniz ne olacağını siz düşünün.
-Bunu yapanlar ne olacak?
-Kimin yaptığını biliyor musunuz? Eğer biliyorsanız söyleyin. Şimdi gidelim. Ama ne bir bilgi var ne de bir iz. Peşlerinden gitmemi sağlayacak tek şey yeğenimi geri almak. Bunun içinde nerede ve kim olduklarını bilmem lazım. Bilmiyorsanız benim için gidilecek bir yer yok.
Odanın içi bir kez daha sessizleşti.
-“Ev” zor bulunan bir şey. Kaybetmek bu kadar kolay olmamalı.
-Ne diyosun Rıfat? Bekleyecek miyiz? Bunun intikamını almayacak mıyız?
-Bu intikam için ölmeye bile değer mi?
-Değmez mi? Neyimiz kaldı? Kim kaldı? Canımızı almadılar mı zaten?
-Kardeşin ve oğlu hala evde değiller mi?
-Gidenler ne olacak? Bugün toprağa verdiklerimiz ne olacak? Köyün her yerinde bir mezar var artık. Her ev bugün en az bir mezar kazdı.
-Kalanlardan daha mı değerliler? Sen gittiğinde onlara kim bakacak?
-Bugüne kadar böyle demiyordun Rıfat. Hep baban tutuyordu seni. Bugün ne değişti?
-Bugün artık beni tutabilecek bir babam yok. Geride kalanların da başında kalacak bir babam yok. Bugün artık Adem’in yanında sadece ben varım.
-En azından şehirde ki milislere gidelim. Köyü korumak adına bir anlaşma yapalım.
-Kullanmadıktan sonra, onlara katılmadıktan sonra koruma yapmazlar. Ayrıca son zamanlarda o kadar çok gidip gelindi ki, etraftan fark edildiği için bu köy bir hedef oldu. Ateşi kendimiz getirdik.
Odanın içinde buz gibi bir hava esiyordu. Herkes karşı çıkmak istese de Rıfat’ın doğru söylediğini biliyorlardı. Rıfat kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açıp durdu. Arkasına bakmadan konuşmaya devam etti.
-Bizim artık yalnız olduğumuzu ve kendi başımızın çaresine bakmamız gerektiğini anlamamız lazım. Hala bir eviniz var. Evinizde yanına dönebileceğiniz insanlar var. Onlara dönün. Bundan sonra bizim işimiz yaşatmak. Bugünden sonra burada kalanların hepsi kendi evinin babası. Ben de olmam gerektiği gibi babalık yapmak için kalıyorum. Giden olacaksa bensiz gidecek. Kalanların her zaman yanındayım.
Rıfat kapıyı kapattı, arkasında bir oda dolusu öfkeli ve ne yapacağını bilmeyen adam bırakarak ayrıldı odadan. Adem’in yanına indi. Adem’in gökyüzüne bakarken görmek Rıfat’ın yüreğine dokunmuştu. Eğildi ve Adem’e gülümsedi.
-Hayde Adem gel, çıkalım Haçi’ye. Karayemiş toplayalım. Akşam sadece karayemiş yiyelim.
Elinden tuttu Adem’in ve köyün dar yollarında yürümeye başladılar. Adem, donuk gözlerle yola bakıyordu. Evlerinin önünden geçerken bahçeye bakamadı. Tıpkı mezarlığın önünden geçerken bakamaması gibi… Artık kendi evi, her gün oyunlar oynadığı bahçesi ona bir mezarlığı hatırlatıyordu. Rıfat durumu anladı, Adem’e döndü, kafasını üstünden tutup kendisine çevirdi:
-Yapma böyle Adem. Bırakma çocukluğunu. Bir kere bırakırsan bir daha geri gelmiyor. Yanında ben varım. Sen yine çocuk ol, ben diğer ne gerekiyorsa olurum. Çocukluğu bırakmak için daha çok küçüksün Adem. O zaman da gelecek bir gün.
Adem, Rıfat’ın yüzüne baktı. Uzun zamandır ilk defa gülümser gibi oldu. Normalde bu sözü duyduğunda sinirlenirdi ama bu sefer değil. Çünkü her şey değişmişti. Artık ne eski Adem ne de eski tepkileri vardı.
Yolun kenarındaki patika yola girdiler. Haçi’ye doğru ağaçların üstünü örttüğü yoldan yürümeye başladılar. Çalılara sürtünerek Adem’in en sevdiği şeyi yapmaya, karayemiş toplamaya gidiyorlardı.
Ağaçların ve yaprakların gölgeleri arasındaki çalılardan bir hışırtı duydu. Geniş çalılığı geçmeye çalışan bir şey vardı. Arasına girdikçe kırılan dalların sayısı ve sesi artıyordu. En sonunda bir domuz yavrusu çalıların arasından kafasını çıkarttı. Şaşkınca etrafa baktı. Havayı kokladı. Hemen arkasından çalıların arasından aynı sesler geldi. Biraz sonra başka bir yavru daha kendisini gösterdi. Kardeşinin yanına geldi ve durdu.
Nemli topağın tadını beklide hayatında ilk defa tadıyordu. Islak yapraklar yüzünün her tarafını örtmüştü. Yaprakların arasından yüzüne vuran güneş ışığı gözlerini kamaştırmasına rağmen domuzları görüyordu. Tepki vermeden onları izliyordu. Parmaklarını oynattı. Yorgunluktan bu hareketi bile yapmak bir acı vermişti. Ama kalkması gerekiyordu. Kendisini izleyen iki küçük domuz yavrusunun biraz korku biraz da şaşkın bakışları arasında, ellerini yere koyarak doğruldu. Üzerindeki yapraklar yere doğru döküldü. Uzun zamandır yattığı yaprakların çokluğundan anlaşılıyordu. Çalıların arasından bir hışırtı daha duyuldu. Bu sefer daha büyük bir şeyin geldiği belliydi. Yavrularla karşılaştırılamayacak kadar heybetli bir domuz daha çalılar arasından çıktı. Yavrular hemen anneleri olduğu anlaşılan heybetli domuzun arkasına doğru saklandı. Korku içinde yerden kalkan, yüzü gözü çamur ve çizik içinde insana doğru bakıyorlardı. Anne gözlerini kıstı, karşısındaki insanın yorgunluk akan yaşlı gözlerine baktı. Daha sonra burnuyla şaşkın yavrularını çalıların içerisine doğru itti. Kendisi de çalılar içinde kaybolmadan önce son kez arkasında bıraktığı insana baktı. Bir domuzdu ama bir “anne” gibi bakıyordu. Bu bakışlardan sonra önce annesi aklına geldi. Çalılar arasında kaybolduktan sonra ise Adem. “Ben de gördüm Adem” demek istedi. Hayatında ilk defa domuz görüyordu Elif ama bunu kimseye anlatabilecek miydi bilmiyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder